Hürriyet

30 Aralık 2010 Perşembe

KENDİ KENDİME 2011

Benim uzun uzun yeni yıl listelerim ve yeni yıl kararlarım olmadı hiç. Geldiği gibi yaşadım, gittiği gibi de uğurladım seneleri birer birer. Eski yazılarıma bakınırken gördüm yaklaşık 1 sene önce yazmışım bu yazıyı. 27 Ocak 2010'da..



Çok şey bilmemek, sindirebileceğinden fazlasını öğrenmemek huzurdur.

Basit yaşamak özgürlüktür. Ne kadar basitleşirse yaşam, ruhunun ağırlığından o denli kurtulur insan.

Azaltabilirse ademoğlu hayattan beklentilerini, o denli mutlu hisseder kendini.

Yaşamı olduğu gibi kabullenmek, acılara dayanma gücü verir acıdan ezilen yüreklere.

Geç de olsa anladım ki, yaşamı sevmenin yolu, ölümü kabullenmekten geçiyor.

Herkesi sevmek değilmiş doğru ve erdemli olan, herkese adil davranabilmekmiş meğer.

Öfkeni saklamak yerine , doğru kişiye yöneltmekmiş dürüstlük.

Bir insanı önemsemek her istediğini yapmak değil, istemediğine hayır diyebilmekmiş.

Aslında her insan en çok kendini seviyor.

Ve herkes kendine yazılan rolü oynuyor...
--------------------------------------------------------

Bakalım bu sene bana nasıl bir rol yazıldı?

Gerektiğinde hayır diyebileceğiniz, kendinizi sevebileceğiniz, basit ve huzurlu bir hayat dileklerimle....

29 Aralık 2010 Çarşamba

BİR DANSÇI SINIRLARINI NE KADAR ZORLAYABİLİR? - SİYAH KUĞU

Natalie Portman ve Mila Kunis'in başrollerinde oynadığı kusursuz bir film.

Natalie Portman ( Nina) Kuğu Gölü Balesi'nde kraliçe olarak dans etmek için seçilmiştir. En yakın rakibi Mila Kunis(Lilly)değişik kulis oyunları oynayarak Nina'nın rolünü almaya çalışmaktadır. Nina bir yandan kendini içindeki Nina'yı, diğer yandan Lilly'yi alt etmeye çalışırken, sürekli kendisini korumaya çalışan annesini de bertaraf etmek zorundadır.

Nina'nın hassas ve kırılgan yapısı, gördüğü halüsünasyonlar, rakibiyle girdiği sert mücadele,Lilly'nin şeytani oyunları, eski bir dansçı olan ve Nina'nın doğumu yüzünden sahnelere veda etmek zorunla kalan annenin baskıcı tutumu, muhteşem danslar ve harika bir oyunculuk.

Gerilim ve dram ancak bu kadar kusursuz bir araya getirilebilir, filmin ilk dakikasından son dakikasına kadar seyircinin nabzı ancak bu kadar yüksek tutulabilirdi.

Film ilk sahnesinden itibaren izleyiciyi içine çekiyor ve son sahnede bile biraz daha sürsün bitmesin dedirtiyor.

28 Aralık 2010 Salı

ALIŞVERİŞ ÇILGINLIĞI

Haftasonu büyük bir alışveriş merkezine düştü yolum. Mecburi bir düşüştü bu çünkü alışveriş merkezi evimin dibinde, içinde de Migros var. Hal böyle olunca önce bir mağazaları dolaşayım dedim,demez olaydım.

Allahım ! Bu ne görüntü. Karınca sürüsü gibi bir sürü insan hepsi noel babaya dönüşmeye yemin etmiş gibi sanki. Gerekli gereksiz ne var ise sepetlerine dolduruyorlar. Sanki mağazalar bedava dağıtıyor o derece bir kalabalık. Etiketinin üzerinde 200 TL yazan bir kazak iki kadın arasında meydan muharebesine neden oluyor. Sebebi mi? E kazak indirimde.. Yüzde 70 indirimle 200 TL'ye düşmüş! 

Her yerde boy boy afişler

" Etiketin yarısı" " Bir alana bir de bizden" "Sale/Sale" ( Bu en gıcık olduğum çünkü İngilizce.. Hadi Türkçe bilmeyen müşterileri olabilir diyelim ama yanında Türkçesi de yazmıyor)

 Ellerinde onlarca poşet olan insanlar oradan oraya amaçsızca koşturuyorlar. Muhakkak bir amaçları vardır tabi ama şöyle bir uzaktan seyredilince manzara böyle. Kimi hediye paketi yaptırma telaşında, kimi bir köşe de onu mu alsamm bunu mu alsamm diye düşünüyor. Kimi ne gördüyse sepetine atıyor.

Hoş bir telaş ama fazlası garipsenecek bir çılgınlık halini almış.

Markette sepetler dolu, hani sanki olağanüstü hal ilan edilmiş insanlar 1 ay evlerinden çıkmayacakmışcasına alıyorlar da alıyorlar. Üstelik daha yılbaşına 1 hafta var. Evde 100 kişilik parti versen bu alınanlar anca tükenir. Sepet sepet içkiler, kilolarca kuruyemişler, küçük bir kuzu boyutundaki hindiler,paket paket cipsler, patlaşmış mısırlar. Tam olağanüstü hal alışverişi.

Yılbaşı ertesi, cumartesi akşam üstü evlerden çıkan çöplerin yarısından fazlasının yenmemiş yiyecekler ile dolu olacağına eminim. Çünkü defalarca karşılaştım bu manzara ile.

Gereksiz israf, büyük bir alışveriş çılgınlığı, kapitalizmin kölesi bizler.

Hediye almak da vermek de çok hoş. Birilerini sevindirmek, başkaları tarafından hatırlanmak, sevindirilmeye değer bulunmak insanın grurunu okşayıcı, yaşam sevincini arttırıcı hoş paylaşımlar.

Ama israf, ama ayağını yorganından fazla uzatmak, kaş yapayım derken kendi gözünden olmak.

Sonra da TV'lere çıkıp " Devlet baba yardımm! Kredi kartı mağdurlarına bir çözüm bulunsun! Kredi kartı kullanımını kısıtlayın!" diye dert yanmak ağlamak..

Ben eminim ki yılbaşındaki alışveriş çılgınlığına kendisini kaptıranların yarısından fazlası cebinde olmayan parayı harcıyor. Çektir kredi kartından 12 taksit. 2 ayda taksit erteleme ohhhh sanki sonunda o ödemeyecek.
Sonu, ödenemeyen kredi kartı borçları, gelen icralar, boşanan çiftler, yıkılan hayaller.

O kredi kartını alabilmek için gerekli formları dolduracak, gerekli belgeleri tamamlayacak zekaya sahipsen, ne kadarını harcayacağını ne kadar ödeyip ödemeyeceğini bilecek zekayada sahipsindir arkadaş. Kredi kartında var olan kullanılabilir limitin sonuçta bir banka kredisi olduğunu ödeyemessen faiz yüküne katlanacağını en nihayetinde borcun tahsilatı için yasal yollara başvurulacağını bilmeyen var mı cebinde kredi kartı olup da?

Devlet kredi kartını kullanımını kısıtlasın diye bar bar bağıranacağına, bir zahmet sen kendi kendini kısıtlasan?
Ne dersin? Hoş olmaz mı?

27 Aralık 2010 Pazartesi

GERİYE DÖNER MİSİN?

Canınızdır o. Ciğerinizdir. Sabaha kadar başınızda bekleyeniniz, yemeyip yediren, giymeyip giydirendir sen küçükken. Büyüdüğünde bile elini üzeriden çekmeyen ,bir ahına bin kez kahırlanandır da sonra bir anda işler tersine döner.

Yaşlı, huysuz, depresyonik biri olur çıkar karşınızdaki. Ne yapsanız mutlu olmaz, ne verseniz beğenmez, ne alsanız ellemez, ne söyleseniz dinlemez. Yüzünden mutsuzluk, sözlerinden sitem akar sürekli. ( Nadir konuştuğu zamanlarda)

O ister, siz yaparsınız, yine ister yine yaparsınız, o istemeden birşeyler yapmaya çalışırsınız daha da mutlu etmek, size yaşattığı güzel çocukluğa bir nebze de olsa teşekkür etmek için.

Ama yok, bir türlü olmaz. O melek anneniz gitmiş, yerine tanımadığınız bambaşka biri gelmiştir.

Asar, keser, azarlar, yüzü gülmez, sesi yumuşamaz. Hayat ona da zindan sana da....

-Anne Dr'a gidelim ? Hayırrrr gitmicem dedim sana...

-Anne biraz dışarı çıkalım mı? Çık sen nereye çıkarsan bana dokunma da!

-Annecim birşey ister misin? İstemem beni rahat bırakın!

-Anne iyi misin? Ben sana ne yaptım ya!? Bozbek beni rahat bırak, kimse bana bişey yapmadı..

-Çocuklara bakmaktan yoruldun sen. Gel biraz mola ver başka bir çare düşünelim ne dersin? Hayır bu senenin sonuna kadar bakıcam dedim. Sonra zaten bakamam!

-Ama bak yorulmuşsun işte beklemeyelim bu senenin sonunu falan! Offf bozbek bin kere aynı şeyi söyleyip durma bana

- Annecim yemek yapmakla uğraşma, kahvaltı ederiz akşama - Ne yerseniz yeyin , Ispanak yapıcaz dedik ya Allahh Allahh yüz kere aynı şeyi konuşuyoruz..

- Anne akşama bişey lazım mı? Senin birşeye ihtiyacın var mı? - Yooook!

Bunlar en katlanılabilinir olanlarıdır . Bazen öyle şeyler duyar ki kulaklarınız anneciğinizin ağzından ."Hadi beee!, bunu annem mi söyledi şimdi bana. Yok böyle demek istememiştir" diyip diyip aslında öyle demek istediğini de bilirsiniz bir taraftan.

Bazen abuk subuk şeyler geçer aklınızdan, kızgınlığınıza gem vurmaya çalışırsınız. Utanırsınız bir yandan annenize bu kadar kızgın olabildiğiniz için. Annenizdir o , canınızdır ciğerinizdir. Üstelik hala sizin için birşeyler yapmak adına çocuklarınıza bakmaktadır. Ama yine de size söylenenler, yapılan haksızlıklar kızdırır, bezdirir ve üzer sizi. Yapabileceğiniz birşey yoktur. Annenizdir o....

Yaşlanmak zordur, yaşlandığını kabul etmek daha da zor. Yaşlılığın etkileri ile baş etmek bir o kadar daha...

Yaşlı birini mutlu etmeye çalışmak , sırat köprüsünden geçmek gibi...

Mutlu etmeye çalıştığınız annenizdir...O köprünün karşısında sizi bekleyen O'dur. Ulaşmaya, yüzünü güldürmeye çalıştığınız O'dur.

Fakat ya çabalarınız her seferinde sonuçsuz kalıyorsa? Döner miydiniz o köprüden geriye?

MERRY CHRISTMASS 'DA NE OLA Kİ???

Geçen haftadan beri Noel tebrikleri alıyorum. Dikkatinizi çekerim "Yeni Yıl" deil, " Noel"...

Üzerinde Merry Christmass yazan tebrik kartları mailleniyor iş çevrem, arkadaşlarım, tanıdıklarım tarafından..

Öncelikle ben bu dileklerin İngilizce gönderilmesine taktım. Niye Mutlu Noeller değil de , Merry Christmass?

Sonra durdum ve niye "Mutlu Noeller" ki? Niye "İyi Seneler, Mutlu Seneler, İyi Bir Yeni Yıl Dileklerimle" değil de Mutlu Noeller?

Noel bir dini bayram. 25 Aralıkta Hristiyanlar tarafından İsa'nın Doğumunun kutlandığı bir dini bayram.
Gönderen Hristiyan değil, e alıcı da Hristiyan değil ve biliyorum ki gönderen Noel'i dini bayram olarak kutlamıyor. Bu ne pehriz , bu ne lahana turşusu? Eminim ki kimse araştırmadan anlamını mealini içeriğini bilmeden gönderiyor bu tarz kalıplaşmış şeyleri.

Birkaç kişiye yukarıda yazdıklarımı anlatınca şöyle bir tepki ile karşılaştım.

" Hristiyanlarla ilgili bir sorunun mu var? Yok tabiki de!

Sorunum bilinçsizce, sırf özenti olsun diye başka bir kültürün adetlerinin benimsenmesi. De ki bana "Noel benim bayramım, ben Noeli Bayramım olarak kabul ediyorum , ben de İsa'nın doğumunu kutluyorum 25 Aralık'ta !" O zaman eyvallah. Sana da İyi Noeller..

24 Aralık 2010 Cuma

O KİŞİ "BABA"

"Annemin en büyük hayali mezuniyetimizi görmekti" diyor gözleri donuk bir şeklide. " Ama o kişi yüzünden  bu şansını kaybetti" Hem anne olmam lazım artık, hem de baba bir de ablayım ben üstelik" derken sesi titriyor. " O kişi diyorum , çünkü ben annemin canını alan birine Baba! diyemem" diyor. " Yakalandığını söylüyorlar ama ellerini kelepçeli görmeden içim rahat etmez" derken acıdan ağlayamıyor bile.

Bir kadın, binbir umutla evlenmiş, belki de zorla evlendirilmiş. Kocasından defalarca dayak yemiş, hatta tecavüze uğramış, şikayetçi olmuş, darp edilmiş yüzü gazetelerin 3. sayfalarında haber olarak yer almış, tehtid baskı yüzünden kocasını afetmiş fakat aynı işkenceyi tekrar tekrar yaşamış.

Sonunda kader yüzüne gülmüş ve boşanmış. Bu sefer canavar şekil değiştirerek yine çıkmış karşısına. " Benimle barışacaksın, beni eve geri alacaksın" cümlelerinin arasına girmiş üstü kapalı ölüm tehtidleri. Savcılığa defalarca başvurmuş kadın, " Hayatım tehlikede, can güvenliğim yok, bu adam beni öldürecek" demiş. dinletememiş üst ve yetkili mercilere. "Aile koruma yasasından yararlanamassınız, çünkü siz boşandınız" cevabı almış.

Ya insan koruma yasası? Bu ülkede böyle bir yasa yok mu? Yok ki sonunda o adam emeline ulaşabilmiş. 10 yerinden bıçaklayarak öldürmüş eski karısını, hayat arkadaşını, çocuklarının annesini...

Koruyamamış yasalar bir kadını..." Yasalarınız böyle yapacak birşey yok" diye diye öldürmüş o yasalar bir anneyi...

Yine çıldırmış, gözü dönmüş, evlenmekle kadını mal olarak görmüş, ben seni kimseye yar etmem, ya benimsin ya toprağın diye fikri de zikri de aklı da bozuk bir adam kazanmış bu oyunu.

Yine bir kadın yenilmiş dünyaya, yine bir kadın ulaşamamış yasalara, yine bir kadın ezilmiş, sömürülmüş, önce gururu sonra da canı alınmış.

O adam sonunda cezaevine konulmuş. Giden gitmiş, bir masal yine kanlı bitmiş. Adam artık cezaevinde olsa ne olur , olmasa ne olur devlet baba?

21 Aralık 2010 Salı

PAZARTESİ GECESİ SİNEMASI - YUVA ( LE REFUGE)

Pazar günü izleyecektim aslında ama fırsat bulamayınca dün akşam izledim bir hevesle. Hevesim kursağımda kaldı mı peki? Hem kaldı, hem kalmadı ...

2009 yılı, Fransız yapımı bir film. Yönetmeni François Ozon. Film başlar başlamaz Fransız yapımı olduğu hemen anlaşılıyor . Fransız yapımı filmlerdeki o ağırlık ve kasvet filmin genelinde mevcut. Ama konusu ilginç ...Uyuşturucu bağımlısı bir çifften erkek olan aşırı doz yüzünden ölür. Sevgilisi koma halinde hastaneye kaldırılır, kurtulur ve hamile olduğunu öğrenir. Uyuşturucu, sevgilisinin ölmesi ve bu hamilelik haberleri yüzünden kafası iyice karışan esas kızımız Paris'ten uzaklaşır ve sayfiye bir yerde hamileliğini geçirmeye karar vererek bir tanıdığının evine yerleşir. Bir süre sonra ölen sevgilisinin erkek kardeşi onu ziyarete gelir ve orada onunla birlikte kalmaya başlar. Film de esas burda başlar zaten...

Esas kızımızın hamileliğini geçiriş şekli, tavrı , tarzı - onunla birlikte kalmaya başlayan genç adam ve yaşadıkları derken film ilginç ve insanı sinir edecek bir sonla biter.

Annelik kimliğinden sıyrılıp izleyebilse idim eminim ki psikolojik olan bu filmi oldukça sevecek ve beğenecektim. Ama annelik ve kalıplaşmış dürtüler yüzünden maalesef kadına ve yaptıklarına sinir olarak izledim filmi.

"E yuhhh yani yaa bira içiyor hamile hamile " Yahu hamilelik ve metadon kullanımı artık bu kadarı da pes" diyerek izlediysem de bütün filmi, kadının bir uyuşturucu bağımlısı olduğu ve aslında bunun film değil etrafımızın binlerce gerçek vaka ile dolu olduğu bir gerçek. Belki de bunun gerçek olma düşüncesi idi beni kızdıran ve üzen...

He bir de izlerseniz göreceksiniz.. Filmin ilk sahnelerinde yüksek dozdan ölen genci ceset torbasına koyuyorlar. ceset torbasının rengi Dore. Ahhh Fransızlar ahhh :)))


20 Aralık 2010 Pazartesi

NE OLUYOR YAHU?

Herşeyimiz planlı programlı artık. Dakikalarımız sayılı.

Geçerken uğradım komşuluklar yok, bir hafta önceden randevulu dost ziyaretleri sardı dünyayı.

Komşudan pişen bize düşmüyor , çünkü komşu artık bizi tanımıyor

Bebek görmeye gitmelerin, diş buğdaylarının yerini Baby Shower'lar aldı.

Lohusa kırk gün yanlız bırakılmaz derlerdi eskiler ve 40 gün tezgah kurarlardı yeni doğum yapanın evine, şimdi bunun adı doğum sonrası depresyonu oldu.

Çocuklar birazcık yaramaz ise hooop psikoloğa tanı :" Hiperaktivite"

Kızınız , oğlunuz matematik konusunda başarılı değil mi? Hastadır kesin hasta. Adı da Matematik Öğrenme Bozukluğu. Araştırın internetten inanmassanız. Çocuğun sosyal konulara daha fazla yetenekli olması falan sözkonusu olamaz yani. Matematiği beceremiyorsa bir sorunu var demektir.

Evde yapılan sıcacık doğumgünü partilerinin yerini party hauselar'daki nuggetslı, hamburgerli kutlamalar aldı.

Hava durumu bile sürpriz değil bize. Karın hangi dakika yağmaya başlayacağını söylüyor hava durumu bültenleri.

Birden başlayan yağmurun altında ıslanmak da nostalji artık, yağmurun yağacağını bildiğimizden herkes tedbili kıyafet çıkıyor sokağa Ağustos ayında bile.

Telefon çıktı, mektupların tebrik kartlarının yüzüne kimse bakmıyor tarih oldu diye şikayet edişimiz sanki dün gibi. Oysa bugünlerde Messenger, Twitter, Facebook derken kimse birbirine telefon da  etmez  oldu. Yaz iyi dileklerini bas enter'a..

Biz eskiden gazeteden çıkan kağıt bebeklere kağıt elbiseler giydirirdik. Şimdi internette barbie giydiriyor yeni nesil sanal sanal.

Biz sokağa çizerdik sekseği tebeşirle, şimdi kartonlarda evde oynanan versiyonunu yapmış oyuncakçılar.
Ser kartonu salona, zıpla dur.

Çamurdan kap kacak yapardık kendimize, şimdi hiiiç kurumayan oyun hamurları çıktı. Rengarenk, kokulu ve yapay!

Kadının erkeğe saygısı ve hürmeti, erkeğin de kadına saygısı ve nezaketi vardı. Şimdi kadınlar erkek gibi, erkekler kadın gibi davranıyor ve bunu kimse garipsemiyor.

Öğretmenlerimiz eve gidiş zili çaldığında atkılarımızı eldivenlerimizi tek tek kontrol ederlerdi takılmış mı diye. Artık bir çok öğretmen öğrencisinden önce sınıftan fırlıyor.

Komşu teyzeden ya da komşu amcadan korkmadık biz hiç, şimdi çocuklarımızı bakkala bile tek başına gönderemiyoruz korkudan.

Sokak kedileri fare avlardı eski zamanlarda , evde kalan yemekleri paylaşırdık elbet can dostumuz sokak hayvanları ile. Ama kutu kutu hazır mamalar alıp sokaktaki hayvanları onlarla besleyerek doğanın ve hayvanların dengesini bozmadık hiç iyilik yapmak adına. Şimdilerde kedile farelerden kaçar oldu ne tuhaf değil mi?

20 yaşındaki tazecik genç kız televizyon programında kendine koca arıyor , çocuğunu ömrü boyunca bir kez bile görmemiş adam televizyonda bas bas çocuğum diye bağırıyor, sevgili aşkını twitterdan ilan ediyor, aşklar, sevişmeler bile sanal . Daha ne olsun!



19 Aralık 2010 Pazar

PAZAR İNCİSİ

Bizim ufak melek ....3 yaşında... Bazen inanması güç cümleler kuruyor ve bizi çok şaşırtıyor. Bunu da nerden duydu, hadi duydu aklında nasıl tuttu da şimdi pat diye söylüyor diye sorup duruyoruz birbirimize.

Evimizin küçük filozofu o.

Sabah durdu, yüzümüze baktı ve " Biliyormusunuz, görmek inanmak demek değildir." dedi.

Biz öyyle kaldık...

Görmek inanmak mıdır değil midir? Siz karar verin. Bizim ufaklık kararını vermişe benziyor:)

18 Aralık 2010 Cumartesi

HAFTASONU SİNEMA KEYFİ ( AV MEVSİMİ)

Dün gece gittik sonunda Av Mevsimine. 24.00 matinesine gittik.Melekleri uyuttuk, anneaane ve dedeleriyle birlikte bırakıp sinemaya koştuk. Bizim dışımıda 3 çift daha vardı kocaman salonda ne zamandır geç matineye gitmiyorum özlemişim gerçekten. Msırımızı içeceğimizi aldık ve bomboş salona kurulduk...

Gelelim filme, Cem Yılmaz oyunculuk anlamında döktürmüş, Çetin Tekindor'da herzamanki gibi oldukça başarılıydı. Fakat Şener Şen beklentilerimin altında bir performans sergilemişti bana göre. Eşkiya, Gönül Yarası, Kabadayı filmlerindeki performansının yanından bile geçmez burada ki..

Filmin görsel yönetmenini tebrik etmek gerek, görüntüler sahneler harika. Film akıcı ve birbirinden kopuk sahneler içermiyor. Amerika'da Beş Minare'yi izleddiğimde en büyük şikayetim buydu çünkü. Sahnelerin sürekli atlaması ve kopuk kopuk olması. Ama Av Mevsimi bu anlamda bütünlüğü ve akıcılığı yakalamış.  Fakat filmin sonuna gelip olayı anladığınızda hadi yaa daha yaratıcı olunabilirdi diyor insan. En azından ben ve eşim öyle dedik.

Fakat izlenmeye değer bir filmdi. Gecenin o saatinde bile offf niye geldik bu filme dedirtmedi bize. Uykusuz kaldığımıza değdi..

Yarın izemek için bir DVD filmi edindim. Fransız yapımı bir film " Yuva"..

İzledikten sonra yorumlarımı paylaşacağım nacizane..

İyi bir cumartesi akşamı dilerim

16 Aralık 2010 Perşembe

ÇOCUKLAR OYUNLA BÜYÜR

your fobi is my hobi'nin bloğunda gördüm, ordan yetenek-sizin bloğuna atladım ve haklı isyanına şahit oldum bir yardımseverin.Yolculuğum atölyekedi'nin bloğunda son buldu.

Oynamak istiyor çocuklar, oynayarak öğrenmek ve büyümek istiyorlar. Ama oyuncakları yok ki. Aslında onlar oyuncaklarının olmadığının bile farkında değiller belki çünkü çok fazla oyuncak çeşidi bile görmediler ki!

Öğretmenleri biliyor ama diğer çocukların nelerle oynayabildiğini ve kendi öğrencilerinin nelerden mahrum kaldığını. Bir yardım çağrısında bulunuyor. Ben eminim ki bu çağrı karşılıksız , çocuklar da oyuncaksız kalmayacak.

Çocuklarınızın artık oynamadığı, kıyıda köşede duran kullanılabilecek gibi oyuncakları bir koli yapıp PTT kargo ile aşağıdaki adrese göndermeniz uzaklarda sizin çocuklarınızla aynı şansa sahip olmayan çocukların hayatında bir mutluluk yaratmanıza vesile olacak. Hem de gelişimlerine katkıda bulunacak. Belki çocuklarınız ile birlikte oyuncaklarını ayırıp ona paylaşmayı ve bunun verdiği mutluluğu öğretebilirsiniz.

Belki kolilerin içine artık çocuklarınıza okumadığınız masal kitaplarını, faaliyet kitaplarını, kışlık çorap, bere eldiven de koyabilirsiniz. Paylaşmanın sınırı yok. İçinizden ne koparsa, gönlünüzden ne gelir , gücünüz neye yeterse. Belki gönderdiğiniz tek bir oyuncak bile minicik bir çocuğun kocaman kocaman gülümsemesine yol açacak..

Kargolarınızı mutlaka PTT ile gönderiniz, çünkü Ptt ile görüşüp köye kadar kargoları haftanın 1 günü biriktirip getirmelerini rica ettik.Saolsunlar seve seve kabul ettiler. Diğer firmalarla gönderirseniz ulaşmayabilir çünkü köye kargo gelmiyor.

Adres
Evren Yılmaz

Yıprak İlköğretim Okulu - Anasınıfı
Afyon/ Dinar

14 Aralık 2010 Salı

KOKULARIN KİMLİĞİ

Bilir misiniz? Her kokunun bir kimliği vardır. Her olayın ise bir kokusu. Herkesin bir koku hafızası vardır beyninde. Bir koku duyulurduyulmaz olayını da beraberinde hatırlatır sahibine.

Örneğin blendax kokusu bana yazın yaptığım tatillleri ve denizi hatırlatır. Ne zaman duysam blendax'ın kokusunu bastığım toprak sıcacık kumlara dönüşüverir hemen. Kahve kokusu duyduğumda abimin evinin mutfağında bulurum kendimi, sabahları kızarmış ekmek ve çay kokusu babamın hazırladığı kahvaltının adıdır.

Sigara kokusu ofisimi anımsatır bana, arapsabunu anneannemin tahta merdivenli evidir hep, elmalı kurabiyenin kokusu teyzem oluverir birden gözümde, kolonyanın keskinliği değdimi burnuma beyaz ve soğuk bir hastane odasında yatıyor olurum.

Kerevizin aromasını hissetti mi burnum kayınvalidem gelir hemen yanıma, naftalin kokusu can dostumun annesidir ve hiçbir yıkanmış çamaşır asla anneminkiler gibi güzel kokmaz...

13 Aralık 2010 Pazartesi

YER MİNDERİNİN DAYANILMAZ RAHATLIĞI

Tam olarak evim böyle olmasa da , şöminem ya da sobam olmasa da, sıcacık kaloriferimin yanındaki yumuşacık yer minderimi, üzerindeki el örgüsü battaniyemi, yerde duran kitaplarımı sabah çıkarken bıraktığım yerde bulmak istiyorum.

Çalışan kadın olmak evde bıraktığın şeyi bıraktığın yerde bulamamak da demek bazen. Birilerinin gözüne batar, orda durmamasını takdir eder, toz tuttuğunu düşünür. Akıl bu , zihnin sınırı yok. Sen eşyalarla köşe kapmaca oynarsın., evdekiler de senle. Çocuklarımın geleceği için yaaa sabır dersin , önemsemezsin.

Çocuklarının emin ellerde olması, senin yer minderinden raftaki tuzluğundan  daha önemli değildir tabiki. Arada cinnet eşiğine gelirsin ılık bir duş iyi gelir. O da nee.. Bornozun da yeri değişmiş!

Bakalım benim minderim bıraktığım yerde duruyor mu?? :)

Resim : İnternetten alınma

PAZARTESİ, EKMEKÜSTÜ VE OTLAR

Ödüllendirdim kendimi bu sabah. Ne için mi ? Hiç bir nedeni yok.
Komşu Fırın'ın süper lezzetli Ekmek Üstü'nden aldım Akdeniz usulü. Yanına bir de demli çay , haftaya güzel bir başlangıç oldu vesselam.

İş yok güç yok, boş boş oturuyoruz ofiste. Film izleyeceğim, bugünkü iş planım bu :)

Yeni haftaya Pınar Hanım'dan otlarımı sipariş ederek başlamak günümü ayrı bir şenlendirecek eminim.
Isırgan, ebegümeci, kuzukulağı. Evde Kastamonu'dan gelen Ispıtımız da var. Yumurtalı, soğanlı, domatesli bol sarmısaklı kavurmalı, mantarlı.. Çeşit çeşit ot pişer bizim evde. Kızımın arkadaşları önce yadırgarlardı ebegümecili yumurta yedim diyince bizim büyük melek. Şimdi hepsi alıştı, özellikle gelip bana şunu yapsana  bozbek teyze diyen bile var.

Geçen gün bitkisel tedavi ile uğraşan bir doktor ile yapılan ropörtajı izledim televizyonda. Koskoca programda en aklımda kalan doktorun Avrupa'da yetişen gençler ile ilgili söylediği şeydi.

Avrupa'da lise dengi bir okuldan mezun olan gençlerin hepsi mezun olduklarında en az 10 çeşit bitkinin latince ismini, hangi hastalıklara destek olarak kullanılacağını bilerek ve doğada onları tanıyarak mezun oluyormuş.

 Bitkiler, faydaları ve zararları ile ilgili seçmeli derslerin konulması gerektiğini salık veriyordu profesör. Bitkilerin bilinçsiz olarak kullanıldığında ne gibi zararlar yaratacağını da şu şözlerle açıkladı Doktor Bey.
" Her bitki zehirdir, hiçbir bitki zehir değildir"
Öğrenecek ne çok şeyimiz, gidilecek ne çok yolumuz var daha..

Sevgi ve sağlıkla..

12 Aralık 2010 Pazar

GRİ BİR PAZAR

Soğuk, yorgunluk, başağrısı ve nedensiz bir sinir hali. İşte bu pazar gününün tam tanımı bu... Tam tamına bu hislerle uyandım bu gri ve soğuk pazara.

Birazdan dışarı çıkacağım , belki buz gibi soğuk hava getirir beni kendime.

Belediye sokakta yaşayanları spor salonlarına toplamış soğuk yüzünden bir nebze iyi bir haber. Soğuk bitince hepsinin kapı dışarı edilecek olması da fazlası ile düşündürücü..

Hayat ne garip, birbirinin tm zıddı dengeler üzerinde dönüyor dünya...

Herkese mutlu pazarlar

10 Aralık 2010 Cuma

HAFTASONU İÇİN KEYİFLİ BİR YEMEK

Herkesler yemek tarifi veriyor benim neyim eksik a dostlar??

Yemek yapmayı çok severim ama haftasonları daha bir severim. İlla ya uydurduğum bir tarif, ya dünya mutfaklarından bir lezzet, ya bir Osmanlı Yemeği olur haftasonu masamızda ve muhakkak bir de balık.

Ben balığı haftasonu pişirenlerdenim. Ya cumartesi ya da pazar günü balık pişer bizim evde. Bazen hamsi kuşu, bazen fırında büyük balık. Eşim balığı çok sevmez, evdeki balık kokusundan ise hiç hazetmez. İşten gelip de balıkla uğraşmak da benim çok işime gelmiyor açıkçası.  Çocuklar balık yemeli, e öyle her hafta da balıkçıya gitmek keseye büyük zarar ziyan..Ben de her haftasonu aksatmadan balık pişirmeyi görev edindim ama balıkla ilgili pek fazla bilgim ve çok çeşitli tariflerim yoktur açıkçası.


Geçen pazar muhteşem yemekler yapabilen abimden aldım tarifi. Büyük bir hızla tuttum marketin yolunu. 3 parça somon yaklaşık 750 gr. Yarım kilogram ıspanak, biraz lor peyniri attım sepete . Marketin balık reyonundaki çalışanın " Hanımefendi balık için herhangi bir işlem istiyor musunuz, derisini alalım mı?" yardım teklifine afilli ve ukala bir "Teşekkür ederim gerek yok" dedikten sonra da evime geri döndüm. Hayır kendimi ne zannettiysem o an balık bilgini falan mı acaba?

Tarif usulünce soğanı rendeledim. Suyunu sıktım. Zeytinyağı ile karıştırdım, biraz karabiber , biraz kekik. Hooop somonlar içine..En az 3-4 saat marine etmelisin demişti bilirkişi. Ama bu bilirkişi Somon'un pulları olduğunu onları temizletmem gerektiğini söylemeyi unutmuş. Aldım elime bir bıçak, balık yağlı ve kaygan derisi sert. Ben bi ucundan tutuyorum balık öteki tarafa kayıyor. Uzunca süren bir uğraştan sonra Somonlar derilerinden ayrıldı. Yeniden marine edildi ve lezzetlenmesi için üstü kapatılarak dolaba kaldırıldı.
Ispanaklar yıkandı, ayıklandı, ince ince doğranıp suya bırakıldı.

Bu esnada bir film seyrettim, çocuklarla oynadım, güzel bir Türk Kahvesi içtim, birkaç sayfa kitap okudum hatta ütü bile yaptım. Arada ıspanakların suyunu değiştirmeyi de ihmal etmedim. Yavaş yavaş acıkmaya başlayınca başladım somonlarımın geri kalan malzemesini hazırlamaya.

Büyük bir baş soğanı küp küp doğradıktan sonra 1 yemek kaşığı zeytinyağında soteledim.. Bolca kıyılmış sarımsak soğanın yanıbaşında yerini buldu hemen. Ardından jülyen kesilmiş kırmızı biberler çıktı sahneye, yanında ıspanağa yer ayırdı ve ıspanaklar da hoop tavaya. Biraz tuz, biraz tane karabiber bir güzel hepbirlikte kavruldular. En son lor peyniri katıldı aralarına , sonunda sosumuz hazırrr!

Balıklarımı tepsiye güzelce dizdim.Üstlerine hazırladığım ıspanaklı sosdan bolca koydum. Ve 250 derece fırında 40 dakika pişirdim.

Yanına haşlanmış sebze , rokalı salata ve patates kavurması hazırladım. Biz 3 büyük 2 çocuktuk sofrada. Ve bu miktar ( 750 gr somon) bize fazlası ile yetti ve yanındaki garinitürler ile birlikte doyurdu.

Ucuz ( bu yemek için yaklaşık 30 TL harcadım ki besin değeri ve dışarıda yense ödenecek ücret düşünüldüğünde gayet makul), besleyici, doyurucu, sunumu güzel ve havalı :) Daha ne olsun !

Resim mi ? İnternetten alınma . Özene bözene hazırladığım tabağın fotoğrafını çektim ama makinanın bilgisayar bağlantı kablosunu bulamıyorum günlerdir. İnternette ıspanaklı somon diye aradığım görsellerin de hiçbiri benim yaptığıma benzemiyor. Ben de sadece ıspanak ve kırmızı biber resmi koydum o yüzden. Bir bağlantı kablosu satın alacağım bu hafta sonu ve çektiğim resmi yayınlamayı ihma letmeyeceğim kesinlikle.

Afiyet olsun ve iyi hafta sonları..:)

8 Aralık 2010 Çarşamba

ÖLÜM VE DÜĞÜN

Bu ay hüzünün ayı.. Bu ay vuslatın ayı.. Bu ay Muharrem Ayı.. Bir tarafta Kerbela Şehitleri diğer tarafta Şeb-i Aruz.

Bir tarafta hüzün, yas öbür tarafta düğün..

Kazan kazan kaynayan aşurelerde ekşi, tuzlu, tatlı hepsi bir arada. Sevgilinin gül yanağından gayrı , hayattaki acı tatlı herşeyi paylaşmak adına.


" Ölüm günüm, düğün günümdür" diyen Hz.Mevlana'nın sevgilisine kavuştuğu Şeb-i Aruz Günü'nde dönülen semalar, göklere açılan eller bir avuç sevgi, bir parça hoşgörü için.

Bir eli semada ,öbür eli toprakta, haktan alıp halka dağıtanların, canını kendinden alıp diğerlerine katanların, bir parça hayır için gece gündüz koşanların ayı bu ay...

Hani hep bir ateş bekler gönül, hep bir kıvılcım. Bu ay ateşin ayı. Ölüm, düğün, yas, dua, paylaşım, sevgi, hoşgörü..Bir ayda bir hayat var...Ve bir hayat bir ay gibi geçiyor sanki...

6 Aralık 2010 Pazartesi

KAHVE, GECE VE PENCERELER

Sessiz ve derinden bittiğini hissettirmeden bir haftasonu daha geçti. Ben her sabah işe gitmeden önce ailesiyle birlikte kahvaltı yapabilen nadir şanslılardanım ama yine de kahvaltı keyfinin dakikalar ile sınırlı olması sinir bozucu olabiliyor bazen. O yüzden seviyorum haftasonu dakikalar ile sınırlı olmayan telaşsız ve sıcak kahvaltıları, rahat rahat içilen o demli çayları.

Cumartesi günü kahvaltı sonrası Pınar Kido Çocuk Tiyatrosuna gittik kızlarlar birlikte. Sevdiğim bir arkadaşım ve çocukları da bize katılınca oldukça keyifli oldu. Her Cumartesi- Pazar günü Mecidiyeköy Profilo Alışveriş Merkezi'nde " Nasreddin, İnadın Sonu" adlı oyun saat 11.15'te çocuklara ücretsiz olarak sergileniyor.

Güneşin ve sıcağın son nimetlerinden faydalanalım, çocukların kemikleri güneşe doysun diye dışarda dolandık gezindik uzunca bir süre tiyatro bitimi. İyi de geldi. Benim sergi gezme sevdam haftaya kaldı ama olsun değdi açıkçası.

Cumartesi gecesi bir alışveriş merkezinin en üst katında kahve içip etrafı seyrederken ne kadar taş üstüne taş bir şehirde yaşadığımızın bir kez daha farkına vardım. Milyonlarca küçük pencere ve karanlığı birbirlerinden farklı aydınlatışları. 20-30 katlı binalar, hepsinin tepesinde uçaklar çarpmasın diye yanıp sönen ışıklar. Binlerce araba, on milyonlarca insan. Hepsinin farklı bir hikayesi ,hepsinin hayattan farklı bir isteği var.

"Ne tuhaf dimi?" dedim aslankrala. "Şu her birinden farklı bir ışık süzülen pencerelerin içinde kimbilir ne ayrı hayatlar gizli" Mesela şu sarı ışıklı ev.. Kimbilir neyi kutluyorlar bu gece?  Hemen çaprazındaki florasan ışığını karanlığa katan pencere". Belki de bir cenaze var evlerinde.. Bir diğerindeki kadın kimbilir ne için ağlıyor, ötekinde genç adam nişanlısına evlenme teklif ediyor bir kadeh şarap eşliğinde...
Ve biz.. Burda bu konuşmayı yaparken belki de dünyanın bir yerinde insanların hayatları geri dönülemez bir biçimde değişiyor. Belki bir sel alıp götürüyor evleri, açlıktan ölüyor bir çocuk, hayallerindeki arabaya kavuşuyor nihayet yaşlı bir adam, el ele parkta yürüyüş yapıyor birbirlerine deli gibi aşık bir çift.
Her yerde hayat bir şekilde devam ediyor, birbirinin aynı ve birbirinden bağımsız."

Evimize dönerken kitapçının camında Elif Şafak'ın yeni kitabı ilişti gözüme. " Firarperest" Aklım, duygularım o kadar firardaydıki kahve, gece ve pencereler yüzünden hemen aldım kitabı.

Eve gittiğimizde kızlar uyumamış beni bekliyorlardı. Her akşamki uyuma ritüelleri gerçekleştirildikten sonra kitabımla birlikte yatağımda aldım soluğu...

Köşe yazılarını kitap haline getirmiş Elif Şafak. Kendi iç dünyasına hergün yaptığı yolculuklarının bir araya toplamış ve  paylaşmış bizlerle. Herkesin kendi içsesinden birşeyler bulabileceği bir kitap.

Okurken uyumuşum.. Rüyamda Elif Şafak'la pencereler üzerine derin bir sohbete dalmıştık...

Soğuk ve yağmurlu bir pazar sabahıydı uyandığım ve bu günü güzelleştirmek için bir sürü planım vardı ...




3 Aralık 2010 Cuma

PAZAR İÇİN FİLM TAVSİYESİ

JULIE&JULIA









Farklı zaman dilimlerinde yaşamış 2 kadının mücadelesini anlatan gerçek hayat hikayelerinden yola çıkılarak çekilmiş keyifli bir film.

Yemek yapmayı ve blog yazmayı seviyorsanız bu iki kadının azmi size ilham verecek..

GEÇEN HAFTA - BU HAFTA

Geçen hafta bugün hayatımla ilgili yeni kararlar almıştım. Bu bir hafta içinde neler yaptım bir bakalım?

Beslenme düzenimi değiştirme kararımı her ne kadar tam olarak uygulayamasam ve pazartesi günü bozduğum düzene salı günü yine başlamış olsam da , o günden beri gayet keyifli sağlıklı ve hafif gidiyor besleme günlüklerim.

Ertelediğim kitaplara başladım hatta 2 kitap birden okuyorum.

Geçen haftasonu bir köşeye ayırdığım filmlerim vardı izledim. Bu hafta sonu yine bir sinema saati yapacağım umarım.

Arkadaşlarıma daha çok vakit ayırdım bu hafta. Ev işi , temizlik düzen çok da takmıyorum bundan böyle. İşten geldiğimde bir odadan diğerine koşturan, bir taraftan evi toplarken diğer taraftan sofra hazırlamaya çalışan bir bozbek yok artık.

Haftasonu başladığım Osmanlıca derslerim gayet başarılı ve keyifli ilerliyor.

Bu cumartesi kızlarımı tiyatroya götüreceğim ama bu sefer tiyatro sonrası onları eve bırakıp öğleden sonra da kendim için birşeyler yapacağım. Taksim'de gezmek istediğim bir sergi var ona gideceğim..Belki de dönüşte küçük bir kaçamak Kızılkayalar'dan 1 hamburger :)

Yemek yapmak en sevdiğim uğraş. Ama iş + çocuklar + dersler derken yavaş yavaş bir mecburiyet ve eziyet halini almıştı. Bu pazar farklı dünya mutfaklarını deneyeceğim ( Tabiki sağlıklı beslenme kurallarım dahilinde)

Kocamla başbaşa bir akşam yemeği hiç de fena olmaz. Hatta belki de bu akşam..Şöyle denize karşı..
Maria'nın Bahçesi'nde enfes mezeler ve balık... Ama düşündüm de Cuma trafiği Küçükyalı'ya gitmek bir hayli sinir bozucu olabilir. Biz de ne yaparızz akşam yemeğinden sonra , Tophane 'de kahve keyfi..

Tüm bunları yapıyorum ama hali sinirlilik, huysuzluk ve gerginlik halim az da olsa devam ediyor. Bazen yakalıyorum kendimi mutsuz ve isteksiz bir şekilde.. Ama yavaş yavaş geçecek biliyorum.

Herkese şimdiden iyi hafta sonları..

2 Aralık 2010 Perşembe

DUMANSIZ HAVA SAHASI, SİGARA YANIKSIZ MONT VE KÜLSÜZ SAÇLAR


Dumansız hava sahası, sigara yanıksız mont ve külsüz saçlar...

Hani bir kişinin bile sığamayacağı kaldırımlarda gayet samimi şeklide yürümeye çalışıyoruz ya da toplu taşıma araçlarında gayet toplu üstüste taşındıktan sonra bir yudum nefes alabilmek için bazen ineceğimiz durakta bazen de o kadar bile sabredemeyip önceden atıyoruz ya kendimizi..

E sen de yakıyorsun bir sigara. O daracık kaldırımda ya da mahşer yeri gibi otobüslerden trenlerden iner inmez. Püfür püfür esen rüzgar bu sefer oyun oynuyor bana. Sigaranın dumanı hooop yüzüme tabi bu sadece ilk aşama. Sonra bir kıvılcım sinirime inat , yepyeni aldığım montuma yapışıyor. Küçük belki de kimsenin göremeyeceği ama benim her baktığımda bana kara delik gibi gelen bir delik oluşuyor montumda. Sonra daha kuvvetli bir rüzgar. O sırada sen hızlıca bir nefes çekiyorsun sigarandan , ben de temiz olduğuna inanmak istediğim havadan. Bir kuvvetli rüzgar daha. Dağılıyor küller, saçılıyor etrafa. Kimi daha sabah fönlettiğim saçlarımın arasında , hatta bazıları gözüme kaçtı bile. Gözüm yaşarıyor, rimelim aktı.

Senin arkandan kaçıp kurtulmaya çalışıyorum. Ama o kadar çoksunuz ki. Birinizden kurtuluyor bir diğerinizin arkasına takılmak zorunda kalıyorum.

Senin sokakta etrafını dikkate almadan  içeceğin bir sigara; bana bir monta, bir fön parasına, açıyan bir göze ve sabah sabah yüzüme yapışan duman yüzünden bulanan bir mideye maloluyor.

Bunu yazan kim mi?
10 seneden fazla sigara içmiş, 2 sene önce bırakmış biri..

Sigara içerken böyle demiyordum ama değil mi???
Yoo diyordum.Sigara içerken bunun ne menem birşey olduğunun gayet farkındaydım. İçmeyenlere özenir, onları kendimden öncelikli görür, kendi zehirimle onları zehirlemeye ve rahatsız etmeye hakkım olmadığını düşünürdüm. Köşe bucak içerdim hatta. Öyle sokakta falan içtiğimi de hiç hatırlamam..

Kabul edin beyler bayanlar. Sigara alışkanlığı bir madde bağımlılığı. Bırakmak kimine zor kimine kolay.
Kimseye sigarayı bırakın demeyeceğim herkesin kendi tasarrufunda. İsteyen içer ama kabul edin ki bu bir zehir. Bari bu zehirden vazgeçmiş, ya da hiç başlamamış insanlara bir faydanız olsun, onlara saygı duyun.

İçerim kardeşim sigaramı, burası özgür bir ülke diyen mi var? Özgürlük kendinle birlikte  bir başkasını zehirlemek midir acaba?

PS: Bir de istediğiniz kadar yıkanın parfüm sürün. Kokuyor ! Ve eminim ki nasıl koktuğunuzu bilseniz hemen bırakırsınız.

fotoğraf google'dan alıntıdır..

1 Aralık 2010 Çarşamba

YILLAR MI HIZLI, BİZ Mİ YAVAŞIZ...

Bilmem size hiç olur mu? Ben dün evimden işime giderken bir anda yabancılaştım herşeye.. Yıllardır çalıştığım iş yerimden çıkmış, yıllardır yürüdüğüm yoldan yürüyerek, yıllardır oturduğum evimin sokağına gelmiştim ki benim burda ne işim var diye bir ses geldi içimden..

Sokaklar, taşlar, mahallenin bakkalı, her sabah günaydın dediğim cam güzeli komşum hepsi birden yabancılaşıverdi..

Ne zaman bitirdim o okulları, ne zaman iş buldum, ne zaman evlendim, ne zaman 2 çocuğum oldu, yıllar nasıl bu kadar hızlı geçti diye düşüne düşüne kapının önüne geldiğimde, dünyalar güzeli 2 meleğim beni camda bekliyordu. Pamuk anneciğim ise içeride..

İçeri girdim, güvenin ve sevginin kokusunu içime çektim. Kızlarıma sarıldım, annemin dizine uzandım..
Meleklerim de benim dizimin dibinde öylece bana bakıyorlar, olanlara anlam vermeye çalışıyorlar.
"Çok yoruldum" dedim. Biraz uzanayım.
"Gelin sizde yanıma"...

Ben annemin dizinde, onlar benim dizimde... Ben anneme muhtaç hala küçük bir çocuk, onlar bana muhtaç minicik bebekler...

Yıllar nasıl geçti, ben nasıl bu kadar büyüdüm, seneler frizbi hızıyla kayıp giderken yanımdan ben nerede ne ile meşguldüm ?

Seneler mi çok hızlı ilerliyor bizim ruhumuz mu yavaş büyüyor?

30 Kasım 2010 Salı

SOROYA'YI TAŞLAMAK

Bir kadın düşünün...Acımasızca katledilmiş.. Karşı cinsi olan erkekler tarafından recm edilmiş. Suçu Zina..

Soroya'nın (Süreyya) aslında tek şanssızlığı, erkek egemen ve sözde islam yasaları ile idare edilen bir toplumda kadın olarak doğmuş olmak...

Şans eseri bir gazetecinin yolu o acımasız topraklara düşer. Zahra yeğeninin katledilişini hazmedememekte ve ona yapılan haksızlığı kabul edememektedir.

Gazeteci ve Zahra'nın yolları kesişir. Tüm dünya bu insanlık suçunu duymalıdır artık...

HAFTAYA HEP SALIDAN BAŞLASAK

Dün işe gelmediğim için bana hafta bugün daha yeni başladı. Keşke her Pazartesi tatil olsa diye düşünmeden edemiyorum.

Yeni kararlar alarak geçen haftayı bitirmiştim hatırlarsanız. Neler yaptım kendim için bu hafta sonu? Öncelikle sağlıklı beslenme kararı  kebaplar, tatlılar vs yüzünden 3.gününde sabotaja uğradı:) Bugün sağlıklı ve beslenme ile ilgili yeni bir karar aldım mecburen :))))

Okumayı ertelediğim kitapları bir güzel gözümün önüne çıkardım. Ve birinden başladım.
Tam tamına 4 tane film izledim.. " Sorora'yı Taşlamak" şimdiye kadar izlediğim en etkileyici filmlerden biriydi.
Gerçek bir hayat hikayesini konu alan film; İranlı Soroya ( Süreyya) 'nın uğradığı haksızlığı ve acımasızca recm edilişini anlatıyor. bir sonraki postta filmden ve izlenimlerimden ayrıntılı olarak bahsedeceğim.

Evi karıştırırken " Osmanlıca'ya ilk adım" diye bir kitap geçti elime. Tarih araştırmacısı olan ve mesleği icabı Osmanlıca'ya oldukça hakim bir arkadaşımın da teşvikleri sayesinde Osmanlıca öğrenmeye başladım. Şimdilik oldukça hızlı ilerliyorum. Bakalım konular zorlaştıkça neler olacak..3 günde bazı kelimeleri yazmaya ve okumaya bile başladım. Ne işine yaracayak diye sormayın.. Bilmiyorum.. Fakat çok keyif alıyorum .. Salgılattığı seratonin için bile uğraşmaya değer diye düşünüyorum..

Hayata bir yerlerden tutunmaya başladım. Yüzüm bir parça fazla daha güler oldu...

Hepinize gülümseyerek geçen bir hafta dileklerimle

26 Kasım 2010 Cuma

YENİ HAFTA

Bir hafta daha bitiyor. Ofiste işler oldukça kötü, boş oturdukça karar üstüne karar alıyor insan.
Hayatımla ilgili bir sürü radikal kararlar aldım bugün..
Karar alması kolay da uygulama kısmında nasıl sorunlar ile karşılaşacağım bakalım..
İlk etapta beslenme düzenimi değiştirmekle başlıyorum işe. Uzun zamandır böyle bir çabam var zaten. Aslan Kral yine deneysel yemekler mi yapıyorsun diye dalga geçse de her seferinde ben daha sağlıklı, daha leziz ve daha değişik mönüler oluşturma peşindeyim uzun zamandır..Ama eğlencelik olarak başlayan bu beslenme serüveni benim için bir hayat tarzına dönüşmeli artık dedim ve bugünden itibaren başlıyorum benim ve ailem için iyi olmasını dilediğim yeni beslenme biçimi...

Biriktirdiğim bir sürü kitap, izlemediğim bir sürü film var farkettim ki . Uzun zamandır hayatı ertelerken gittikçe agresif ve sinirli bir anneye dönüştüğümü itiraf ediyorum ve bugünden itibaren start düğmesine basıyorum...

Yeni hayatımı , nasıl gittiğini ve neyi becerip becemediğimi paylaşacağım sizlerle..

Sevgiyle...

25 Kasım 2010 Perşembe

BABA ve ÇOCUK

Bir baba düşünün..

Çocuğunu 6 aylık iken eşi ile ayrılmış, o ayrılmadan sonra çocuğunu hiç aramamış, sormamış, büyümesine maddi manevi hiç katkıda bulunmamış. Yolda görse o çocuğunu tanımaz, neyi sever , neyden nefret eder bilmez. 9 sene sonra ben çocuğumu göreceğim diye tutturmuş..

Başka bir baba düşünün...

Bu çocuğu 3 yaşındayken almış, bağrına basmış. Ateşliyken başında nöbet tutmuş, cebine harçlık veremeyince morali bozulmuş, arkadaşları ile arası bozulunca teselli vermiş, dersleri ile ilgilenmiş, psikolojik durumun takip etmiş, sevmiş, kızmış, saçını okşamış, elinden tutmuş.

Bir çocuk düşünün...

Bu olayların ortasında 9 yaşına gelmiş. Kendini yetiştirene baba diyor , düzeni keyfi yerinde. Diğerinin de varlığından haberdar...
Hoop 9 sene sonra hiç tanımadığı, görmediği adam ortaya çıkıyor. Çocuğumu göreceğim diye tutturuyor..
Çocuk görmek istemiyor, yanındaki babasına sıkı sıkı sarılıyor, gözleri doluyor istemiyorum diyor sadece. O küçük yürek pıt pıt atıyor. Benim babam var zeten, yenisine ihtiyacım yok diyor boyundan büyük büyük.
Beni zorlamayın, bu konuyu da bir daha açmayın diyor çakmak çakmak bakan gözleri ile.

Dünya bazen çok ama çok adaletsiz değil mi?

9 PONT'UN SESİ

Gözlerim uykuya yenik, işyerime doğru yürürken önümde de bir hanımefendi yürüyordu. Kısadan da kısa mini eteği, 9 pontluk panter desenli çizmeleri, kömür karası saçları ve hızmalı burnu ile alımlı hoş bir hatundu açıkçası. Hani sabahın mahmurluğu ona hiçç uğramamış, uyku mu o da nee dercesine güvenli adımlarla ilerliyordu o da işyerinin yolunda..

Şöyle bir erkeklere bakayım dedim .. Kızın önünden geçtiği her adamın uykusu dağılıyor, gözler faltaşı gibi açılıyor, bir bakan bir daha bakıyor..

Bre erkek milleti.! Bu kadar mı belli edilir saygısızlık , bir insan yolda yürürken bakışlarla, davranışlarla bu kadar mı rahatsız edilir.. Bir kısmı lafla rahatsız edecek kadar da ileri gidiyor ama direk kıza birşey söyleyemedikleri için kendi aralarında yüksek sesle konuşuyorlar. İki teyze bak bak şunun giydiğinde bakar tabi adamlar diye kendi aralarında durumun kritiğini yapıyorlar.

Hatun kendinden emin adımlarla tak! tak! tak! yürümeye devam ediyor..

Sabah sabah gülsem mi , ağlasam mı bilemedim.. Varın siz karar verin...

12 Kasım 2010 Cuma

KURBAN

Yine bir Kurban Bayramı geliyor ve yine aynı tartışmalar yaşanacak yurdumda.

Kurban kesmek yerine bir fakire aynı oranda yardım yapsanız.. Kurban kesmek vahşettir..

Yine bir Kurban Bayramı ve yine aynı görüntüle olacak yurdumda.

Kaçan kurbanlar, kan revan içindeki yollar, kesimleri dehşet içinde izleyen çocuklar...

Kurban kesmek bir ibadet biçimdir.  Tıpkı namaz kılmak gibi, tıpkı oruç tutmak gibi, tıpkı zekat vermek gibi, tıpkı yalan söylememek yetim hakkı yememek gibi.. Bir ibadetin diğerinin yerini tutması mümkün değil benim fikrime göre..

Ama Kurban gerekleri yerine getirilerek kesilmeli. Hijyenik ve temiz ortamlarda , alanen değil gözden uzak kurban kesimi için ayrılmış özel kapalı alanlarda, çocuklardan uzakta ve bu kesime onları şahit etmeden.
Konu komşuya dana kestiğini göstermek için bahçeyi kan gölüne çeviriyorsan o kurban değildir bence. İşte o vahşettir. Zira zaten dinimiz de ibadetin gizli olanını makbul tutmaz mı?

Kesilen kurban etleri bir senelik et ihtiyacını karşılamak için derin dondurucularda tutulmak yerine, arşınlanmalı sokaklar. Et girmeyen evlerle paylaşılmalı kurban. Her hafta evine et alan üst komşuya vermek yerine senede bir kez bile et alamayan aileler bulunmalı. Yok demeyin çok! Arayan bulur. Biraz vakit ayırmak yeterli..

Belki de o evlerde ki çocuklar bir kaç hediye ile sevindirilmeli. Kurban kesmek için aile bütçesinden 700 TL ayırabilen bir ailenin 200 TL'lik bir harcama daha yapmasının çok zor olduğunu sanmıyorum çünkü..

Sanırım işte böyle olduğu zaman Kurban kurban olur ve sevinir kurbanlığına, bayram bayram olur yüreklerde iz bırakır ve herşey amacına ulaşmış olur.

Herkesin Kurban Bayram'ı mübarek olsun.

Sevgiyle

10 Kasım 2010 Çarşamba

DÜŞÜNE DÜŞÜNE SENİ



Ereceğim sana usta, barışta, başarıda 

Öyle
Güçlüsün ki
Güçleneceğim
Öyle yücesin ki, yüceleceğim
Düşüne düşüne seni kocaman kocaman
Dağlara, dağlara karışacağım

Ozan mıyım, ordu muyum, su muyum anlaşılmaz
Çağlar upuzun allığı yüreğimde ülkünün
Sanki bayrak bir kalemdir, sanki gökler bir kağıt
Sanki ellerim gece
Sanki ellerim gündüz
Yazacağım seni daha, bir daha
Ben senin ölümünle yarışacağım

Fazıl Hüsnü Dağlarca


9 Kasım 2010 Salı

Sürekli daha fazlasını isteyen, nefsi aç , doymak bilmeyen, burnunu kaf dağından aşağı indirmeyen, küçük dağları ben yarattım altına da imza attım diyen ademoğullarına..Buyrun Kazak Abdal tam da size demiş..

Ormanda büyüyen adam azgını

Çarşıda pazarda insan beğenmez
Medrese kaçkını softa bozgunu
Selam vermeğe dervişan beğenmez

Alemi taneder yanına varsan
Seni yanıltır mes'ele sorsan
Bir cim çıkmaz eğer kamını yarsan
Camiye gelir de erkan beğenmez

Elin kapusunda kul kardaş olan
Burnu sümüklü hem gözü yaş olan
Bayramdan bayrama bir traş olan
Berber dükkanında oğlan beğenmez

Dağlarda bayırda gezen bir yörük
Kimi timarlı sipahi kimi serbölük
Bir elife dili dönmiyen hödük
Şehristana gelir ezan beğenmez

Bir çubuğu vardır gayet küçücek
Zu'mu fasidince keyif sürecek
Kırık çanağı yok ayran içecek
Kahveye gelir de fincan beğenmez

Yaz olunca yayla yayla göçenler
Topuz korkusundan şardan kaçanlar
Meşe yaprağını kıyıp içenler
Rumeli Yenicesi duhan beğenmez

Aslında, neslinde giymemiş hare
İş gelmez elinden gitmez bir kare
Sandığı gömleksiz duran mekkare
Bedestana gelir kaftan beğenmez

Kazak Abdal söyler bu türlü sözü
Yoğurt ayran ile hallolmuş özü
Köyden şehre gelse bir Türkün kızı
İnci yakut ister mercan beğenmez

Kazak Abdal

5 Kasım 2010 Cuma

BU DEVİRDE KADIN OLMAK ( CAN DÜNDAR'DAN)

Bazen ruhumun çok zorlandığını yorulduğunu hissediyorum. Belki izlemişsinizdir " Beyza'nın Kadınları" diye bir film vardı.

Bir kadın, 3 kişilik.. Bazen ben de hangi rolde olduğumu unutuyorum artık. Ya da bir rolden bir diğerine geçerken ruhum zorlanıyor . Mail yoluyla dün geldi Can Dündar'ın " Bu Devirde Kadın Olmak" aldı yazısı. Nasıl da analiz etmiş, nasıl da çözmüş ve ne güzel yazmış.. Empatinin böylesini ayakta alkışlıyorum..
Teşekkürler Can Dündar.. Bizi anlayan erkeklerin var olduğunu bilmek ne hoş!

BU DEVİRDE KADIN OLMAK
Fıkralarda bile yoktur, yarım hamile olmak. Ama hayatta var.


Bu devirde kadın olmak, yarı hamile olmak gibi bir sey.

Aynı anda hem hamile olmak, hem olmamak, hem de olmak-olmamak gibi yani...


Hem seksi ve erkeksi savaşçı Zeyna, hem de giyinip süslenip Ken'i bekleyen Barbie Bebek olmak.

Hem erkeklerle, aynı okullarda eşit şartlarda okumak.

Hatta daha iyi olmak. Hem de işe girebilmek için patronlara 30'una kadar evlenmeme,çocuk yapmama sözü vermek. Her sabah cocuklarının anası,sevdiğinin kadını olarak uyanmak.

Tum dişi içgüdülerinle aynada hoş birini görene kadar çabalamak. Ve ardından ekmeğin peşine düşmek.

Erkek gibi calişmak. Işinde mantıklı, dışarda duygusal olmak.

İşinde atik, yırtıcı, tuttuğunu koparan.

Evinde narin, hassas, şefkatli olmak.


Güzellik bir yere kadar deyip.

O bir yere bir türlü varamamak. Hiç bitmeyen güzel, bakımlı, ince, genç kalabilme çabalari vermek. Kozmetiklere,estetik müdahalelere servet yatırmak.Nice okullar, üniversiteler okumak.

Masterlar, doktoralar yapmak. Ama hayatın anlamını ille de bir erkekte bulmak.

Hem saygıdeğer eş, muhteşem ev sahibi,basarılı iş kadını

Hem de o.... olmak.

Çok ciddi toplantılar, buyuk pazarlıklar yapmak.

Bunlari yaparken giydiğin ciddi pantolon takımlarin altına seksi jartiyer giymeyi unutmamak.

Seninle birlikte olmak için  ne taklalar atan bu adamların,senin namusunu korumak için seferber olup kurallar koymasına gülmek.

Bu devirde kadın olmak. Ardı ardına değişimler geçirmek. Bitmek tükenmek bilmeyen şizofreniler yaşamak.

Bu devirde kadın olmak. Dedim ya.. Yarı hamile olmak gibi birşey. Aynı anda hem hamile olmak, hem olmamak, hem de

olmak-olmamak gibi....

1 Kasım 2010 Pazartesi

DÜNYA YORGUN ARTIK

Hayat yorgun artık.. Neşeli neşeli gülümsemek yerine , en hüzünlü yönlerini gösteriyor misafirlerine. Geçip giden bunca milyon yıl yaşlandırmış ki dünyayı, beli bükük bir ihtiyar gibi ağır aksak yaşanıyor günler.

Evrenin gözü yaşlı, kulağı kapıda. Bir kurtaran olsa da taşımasam bunca insanın yükünü dercesine isyan ediyor. Yağmurlar, fırtınalar, tusunamiler, depremler... İsyan üstüne isyan çıkartıyor da kimse farkında değil.

Tamah edecek azı da bulamaz olduk ama gözümüz hala çokda. Göz bu istiyor, dünya yaşlı, dünya yorgun dünya bezgin.. Vermeyenin iki yüzü kara misali , esirgemekte diretiyor yüzü kapkara dünya.

Bir tatlı huzur isteyenlerin huzuru bile iki kelime arasındaki saliselerde gizli. Yakaladın yakaladın yakalayamadın bir sonra zamana kalıyor . O zaman ne zaman gelir bilinmez...

Bir elin hiç birşeyi yok, iki elin sesi bile çıkmıyor artık..Üçüncü beşinci eller gerek ama ellerin yerinde yeller esiyor. İnsanlar sağ cebindekini sol cebinden saklıyor..

Komşuda pişen, kimseye düşmüyor artık. Çünkü komşudaki komşuya bile yetmiyor..

Dünya yorgun artık..Can çekişiyor

27 Ekim 2010 Çarşamba

TAZE EKMEK VE YARIM KİLO KUŞBAŞI

Yıl 1998.. Deprem sonrası.. 2. gün. Televizyonda kurtarma çalışmalarını izliyorum içim acıyarak.

Fırından ekmek alır mısın? diye sesleniyor ev arkadaşlarımdan biri. "Dönerken de kasaptan yarım kilo kuşbaşı". Ses yankılanıyor kulaklarımdan " Fırından ekmekkk alır mısınn , yarım kilo da kuşbaşıı?"

Nasıl yani ? Ama ordakiler , bina altındakiler? Nasıl da devam ediyor hayat? 2 saat uzağımdalar oysa ki..
2 saat uzağım , kan revan. 2 saat uzağım gözyaşı. Fırından taze ekmek ve dönerken de kuşbaşı..

Belki de o gün , en güçlü empati yapabildiğim gündü..Yiyemedim..Fırından taze çıkmış ekmeğin bir lokması bile geçemedi boğazımdan. Koştum yardıma..Bir haftaya yakın kaldım oralarda. Yaşadıklarım gözbebeğimin kenarında bir damla olarak durur hep , duracak da..

Sabah bir haber.. 3 sene önce annesinden ölesiye dayak yiyerek koruyucu aile yanına verilen Sıla Bebek'in abisi. Yetiştirme yurdunda, kendinden yaşça daha büyük olanlar tarafından darp edilmiş. Sıla Bebek'in eski görüntüleri geldi ekrana, bakamadım..

Abisine kızıp 4 yaşındaki yeğenini işkenceyle öldürüp apartman boşluğuna atan "Korkunç Hala" nın haberleri dün her yerde idi. Okuyamadım..

Komşusunun çocuğunu sobada yakanlar, konuşmayı bile bilmeyen bebekleri dövenler..Sahi ne oluyor insanlara? Ya da hep böyle idi herşey , haberleşme hızının artması ile olan biteni daha rahat öğrenmeye başladık..Kol kırılıp yen içinde kalmıyor artık.. Burda öksürsen , Amerikadan biliniyor.

Ya bize birşeyler oluyor , ya herşey zaten böyle idi..Farketmiyor ki.. İnsanların canı yanıyor.. Çocuklar ağlıyor..Ve ben kendi çocuklarımın yüzüne bakamıyorum, ve ben kendi çocuklarımın başını okşarken bir evde işkenceye maruz kalan bir çocuğun varlığını bilmek , kendi çocuğumu sevebilmekten alıkoyuyor beni..Çocuğuma çikolata alırken, bir çikolata ile kandırılan ve tecavüze uğrayan çocuklar geliyor aklıma , çikolatayı yerine bırakıyorum..

Çocuklarımın gözlerinin içindeki neşe, biliyorum ki başka bir çocukta endişe.. Biliyorum ki çok uzaklarda değil yakınımda bir yerlerde bir çocuk, korkuyor bir çocuk çaresizce ağlıyor, bir çocuk annesinden babasından uzaklaştırılmış belki de organları alınıyor. Dilendiriliyor, hayattan acımasızca kopartılıyor..

Bir çocuk, çocuklar yok ediliyor, katlediliyor..Utanıyorum..İnsan olmaktan ...Birşey yapamıyor olmaktan..

Bazen diyorum ki, tecrit etsinler hepimizi biz büyükleri, biz canavarları.. Büyüsün çocuklar neşe içinde, kendi dünyalarında, kendi masumlukları ve saflıklarıyla..

18 Ekim 2010 Pazartesi

YAĞMUR, KEYİF, KEYİFSİZLİK ÜZERİNE...

"Hiç sevmiyorum yağmurlu havaları" cümlesiyle başlayan bir yazı yazmaktan günledir kaçınıyorum. Ve en sonunda anladım ki benim sevmediğim yağmurlu havalar değil, yağmurlu havalar ile ilgili kurduğum aktivite daha doğrusu aktivitesizlik düşlerimi gerçekleştirememek.

Üzerime bir battaniye alıp DVD'nin karşısına kurulamamak, dışarda yağmur pıt pıt atarken yatakta tembellik yapamamak vs. Bunun yerine sabah 6 'da kalkıp iş için hazırlanmak, işe koştur koştur giderken bir taraftan şemsiyeye hakim olmak diğer taraftan diğer şemsiyelerin şerrinden kendini korumaya çalışmak ( bu konuyla ilgili başlı başna bir post yazacağım.

Az biraz keyif yapabilecek durumda olsam işten kaytarsam misal bir gün yada kızları anneanne babaanne şevkatine verip dinleneyim desem,  bu seferde aklıma evsizler, damı akanlar, çocuğuna ayakkabı alamayanlar, evini köyünü su basanlar geliyor. Diyorum ki kendime " Neyine keyif senin, millet canının malının derdindeyken" Huy bu, aklıma düştü mü bir kere bunlar çıkartabilene aşkolsun..

Velhasıl sevmiyorum yağmurlu havalarıııı...!

14 Ekim 2010 Perşembe

AÇLIKTAN MI ÖLELİM

Her gazetede, her haber kanalında, birçok blogda kabus gibi yazılar ardarda. Bezelyeyi öğüttüler fıslıklı tatlıya fıstık diye kakaladılar, beyaz ekmekteki unlar kimyasal, esmer şeker aslında esmer  değil beyaz , köftelerde kıyma yok soya var, etlerde bakteri var ( ne eti yediğimiz belli bile değil), kırmızıbiberler kiremit tozu, tavuklar hormonlu, koruyucular kanserojen, ambalajlar ondan beter. Kaşar peynirleri patates püresi. Siyah poşetler hastalık saçıyor, meyve sebzenin tohumu baştan bozuk..

Eee biz ne yapalım şimdi, açlıktan mı ölelim, meyvemizi sebzemizi kendimiz yetiştirip , şehrin göbeğinde  ineğimizi kendimiz mi besleyelim?

8 Ekim 2010 Cuma

VAR(LIK) / YOK(LUK)

Eyven kişi yol alamaz maksudunu tez bulamaz


Yoğ olmayan var olamaz varını dağıtmak gerek

Niyazi Mısri

6 Ekim 2010 Çarşamba

PARANOYA

Büyük bir alışveriş merkezinde bir mağaza..

2 yaşlarında bir çocuk , bebek arabasından kalkmak istiyor ve avazı çıktığı kadar anne diye ağlıyor..
Orta yaşlı bir kadın, çocuğu arabaya oturtmaya çalışıyor biraz uğraşıyor , çok başarılı olamayınca hareketleri sertleşiyor, bir taraftan da " Aaa gel anneye gidelim, sus anne gelecek şimdi" diye bebişi teskin etmeye çalışıyor. Çocuk hala feryat figan ağlamakta " annnneee" diye..

Çocuk ağlarken kadın çocuğu araba ile birlikte mağazadan dışarı çıkarıyor. Çocuk ağlamaya ve annesini istemeye devam ediyor. Kadın başka bir mağazaya giriyor. Ortada hala anne yok..

Çocuk ağlamakta, orta yaşlı kadın çocuğu susturmaya çalışmakta..Ortada hala anne yok..

Aklım yavaş yavaş başka şeyler düşünmeye başlıyor.. Bu çocuk acaba kaçırılıyor mu diye? Dikkat kesiyorum. Gözlerim güvenliği arıyor. Elim cep telefonuma gidiyor.

Kadın mağazadan çıkıyor , yavaş yavaş çıkış kapısına yönleniyor..Çocuk hala ağlıyor ve anne ortada yok..

Evet kesin bu işte bir iş var diyorum. Gözlerim kadının üstünde , ayaklarım takipte..Güvenliğe doğru yöneliyorum.Birden çocuk susuyor. Karşıdan gelen kadını görüyor ve o işte annesi.

"Bak geldi annen" diyor orta yaşlı kadın çocuğa. Çocuk atlıyor annesinin kucağına mutlu mesut, yaşları dinmiş sıkı sıkı sarılıyor bir de koca insanmış gibi özlemle..

İçim rahatlıyor..

Okuduğumuz haberler, izlediğimiz olaylar, insanoğlunun şahit olduğumuz canavarlıkları bizi ne paranoyak yapmış meğer  haberim yokmuş...

30 Eylül 2010 Perşembe

YEŞİL YEŞİL

Tüm engellere inat yemyeşil, tüm kilitlere rağmen rengarenk.
Güneşin bir katresiyle çoşan , suyun bir zerresiyle doyan..
Aza tamah edip, sonunda çoğu bulan..
Bulduğu çoktan bir anlam çıkartamayıp,
Azına dönen, kararıyla yeten..
Bu sefer mutlu, çok daha mutlu
Beniyle var olan, seniyle çoğalan
O'ndan başka hiçbirşeyi istemeyen...

24 Eylül 2010 Cuma

BODY SHOP'TA İNDİRİM, GLORIA'DA OREGON CHAI VE KIŞA SERENAT

Body Shop vanilya serisinde 2 al 1 öde kampanyası var. Soğuk kış günlerinde tatlı tatlı kokmak isteyenlere duyurulur.

İlk sıktığınızda çok ağır bir koku geliyor burnunuza. Bu sizi yanıltmasın. Biraz sabır 2 dakika sonra hafif şekerli , yumuşacık bir kokuya dönüşüveriyor.

Soğuk kış günlerimin vazgeçilmezi, yumuşak boğazlı bir  kazak ,bol kesim bir kot, botlarım ve yumuşak vanilya kokusu... Üstüne de gloria'dan sıcacık- mis tarçın kokulu oregon chai. Elimde beni alıp başka diyarlara götüren bir kitap. Soğuktan kızarmış burnunu ısıtmak için anne örgüsü kaşkolun içine saklamak saklambaçların en sıcağı. Ani bastıran yağmurdan korunmak için tanımadığın insanlarla , tanımadığın dükkanların içlerine sığınmak. Koşarak eve gitmek ıslaklarını çıkarıp sabun kokulu eşofmanlarını giymek.

Hele de o gün cumartesi ise, hele de pazar için boş boş oturmak en büyük sosyal aktiviten ise.

Pazar günü uzunn bir kahvaltı, dışarıda seni kışkırtan güneş nasılsa yok. Kır bacağını otur aşağı. Üç beç gazetenin en bininci kelimesine kadar hatmet. Saçma saban programlarda zap et. Oturmaktan popon uyuşsun, ruhun uyuşukluktan mırıl mırıl bir kediye dönüşsün.

Battaniye altında vanilya kokulu uyku. Üstüne bir de hafiften kar atıştırsa ömre bedel.

Parfüm indiriminden nerelere geldim.

Heyhatt bir koku nelere gebe..

22 Eylül 2010 Çarşamba

BİR DANS GÖSTERİSİ AİLE FACİASINA NASIL DÖNÜŞÜR

Onca konserin, dans gösterisinin düzenlenmesinde emeğim olmuştur da işim gereği ,bir tanesine gitmemişimdir şimdiye kadar. Yok bu abartı oldu 3-5 tanesine gitmişliğim vardır ama onlar zararsız sessiz sedasız gösterilerdi. Genelde işimi yapar ve gösteri esnasında hemen tüyerim ortamdan.

Bu sefer organizasyonda emeğimin olmadığı bir gösteriye davet edilince yoğun ısrarlara dayanamayıp aldım bizim aslankralı gittim.

Gitmesine gittim de be kadın, durdun durdun kocayla " Los Vivancos" konserine mi gittin sonunda. Sahnede 7 tane İspanyol adam, flamenkocu, yunan tanrıları gibi dikiliyor. Hani Cortez var ya Cortez x 7 = Los Vivancos.

Salonun çoğunluğu hatun kişi. Sevgilileriyle beraber gösteriye gelen erkekler bin pişman , suratlarından düşen bin parça dokunsan ağlayacaklar. Bir sahnedeki dans üstatlarına bakıyorlar bir de yanlarında onlara deli gibi tempo tutan hatunlarına. Adamlar sadece dans etse iyi. Her biri ayrı ayrı müzik enstürmanları çalıyor. Vücutları söylememe gerek yok hepsi taşş. Dolayısı ile benim aslan kralında salonun erkek nüfusunun tuttuğu derin yasa katılmaması mümkün değil o da derin bir yas ve üzüntü içinde.

Adam gösteriden kopmuş , otomatiğe bağlamış " spora başlamam" lazım diyor.Ben de saf saf anlatıyorum. Bu Elias bilmem kaç yaşında, aslında çok şeker çocuklar bunlar çok mütevaziler falan diye. Sussana be kadın! Adam zaten kıl olmuş .. Durumun vehametini farkedince opera izlemeye gelmiş 70'lik gibi takındım edebimi. Sakin sakin izledim. Velhasıl ortam coştukça coşuyor, gösteri süper mümükün değil sakin durmak.

Koyverdim sonunda. Avuçlarım patladı alkışlamaktan. Arada göz ucuyla aslankrala bakıyorum. Vakur bir eda ile oturmaya çalışıyor ama nafile çatlayacak kıskançlığından. Hangi aletle kaç saat çalışırsa sahnedeki vücutların şekline ulaşır onu hesaplamıyorsa o an ben de bozbek değilim. Ama benim gözler adamların havada uçuşan ayaklarında, kaslarıyla alakam yok fakat farkında değil aslankral.

Adamlar dans gösterileri gereği üstlerini çıkartıyorlar aslankral bana sinirleniyor. Sanki dansın kareografı ben mişim gibi.
Tam o esnada " Sıkmışlar suyu üstlerine gelmişler sahneye peahh!! onun için böyle pürüzsüz bu vücutlar " yorumu takdire şayan oldu.

Gösteri bitti biz hatunların suratında bir sırıtma büyük bir memnuniyet salondan çıkmak istemiyoruz, erkekler kaçarsasına salonu terkediyor.

Beğendin mi ? dedim aslankrala " Fena değildi, benim acil spora başlamam lazım" dedi.

Adamlar dans etmiyor resmen uçuyordu dimi? dedim, "Evet öyle idi bu arada ben yarından itibaren rejime başlıyorum" dedi.

Baktım bu mevzuyu değiştirmek lazım adam hayata küsmüş besbelli. "Eve gidince kitaplarını kaplayacağım kızın" dedim " Yok kesin ışıklardan falan öyle duruyordu onlar benim acil spora başlamam lazım " dedi. Sustum...

PS : Aslankral eve gelince erkekler tuvaletindeki bir enstantaneyi anlattı . Bir çocuk tuvalete girmiş ve " Evettt hepiniz ağlayabilirsiniz çekinmeyin burası erkekler tuvaleti hatunlar görmez" demiş..

21 Eylül 2010 Salı

ÇOCUĞUMA DOKUNMA!

Geçenlerde bir sosyal paylaşım sitesinde bir video vardı. Üstüne açıklama yazısında " İşte Şeriat Budur!" yazıyordu. Görüntüler şeriat ile yönetilen bir ülkenin ilkokulunda çekilmiş . Çocuklar cetvel ile sıradayağına çekiliyor.

Bugün anadilde eğitim için çocukları okula göndermeme boykotunu konuşuyor herkes.

Bir kaç ay önce polise taş atan çocuklar vardı gündemde.

 2 sene önce 1 Mayısta kendi gözümle gördüğüm minicik çocuklar vardı yaşları en fazla 10 olan ellerindeki monotof kokteyllerini apartmanımızın içine atan ve kendilerinden büyük ağabeyleri için gözcülük yapan.

Yıllar önce üniversitede okurken bir kandil günü kantinimizi basan milli görüşlü "sözde" üniversite öğrencilerini de gördüm. Hepsi lise öğrencisi idi..

Çocukları siyasete karıştırmak da çocuk tacizinin , çocuk tacizciliğinin başka bir şekli bence. Bu büyük alçaklık, çocuklara büyük ihanet ve eziyet..
Çocuğuma dokunma!

20 Eylül 2010 Pazartesi

OKUDUM

 Soluksuz okuduğum, okumak için iki arada bir derede fırsat yarattığım nadide polisiye romanlardan biri. Hatta ilki diyebilirim. Çünkü ben polisiye roman sevmem.

Ahmet Ümit İstanbul'da bir yolculuğa çıkarmış bu kitapla okurlarını. Okudukça bu şehrin yaşanmışlıklarını, tarihini ve her bir taşının ne demek istediğini anlıyor insan.

Okullarda İstanbul'un tarihini anlatmak için yardımcı kitap olarak seçilebilir nitelikte tarihi bilgiler içeren kitap, okuyucularını bir taraftan İstanbul'un gizemli tarihi içinde seyahat ettirirken ilginç bir cinayet serisini aydınlatmak için zihin jimlastiği de yaptırıyor.

Ben okurken çok keyif aldım, yaşadığım kentle ve belki de hergün gördüğüm tarihi yapılar ile ilgili hiçbirşey bilmediğim farkettim. Meğerse her taşın bir anlamı varmış bu şehirde sessizce bize fısıldadığı ...

15 Eylül 2010 Çarşamba

ÇOCUK DA YAPARIM KARİYER DE???

Yalannnnnn. Çalışan ve iki çocuk annesi bir kadın olarak söylüyorum ki yalannn.
Daha doğrusu olaya hangi açıdan baktığına bağlı.
Kariyer yaparken çocuk yapabilir misin ? Evet yaparsın .. Ama yapmak ve bakmak arasında farklar var ..
Çocuk bakarken kariyer yapabilir misin? Yaşadığın ülke Türkiye ise açıkçası o biraz zor..

Çalışan anneler ile ilgili her makalede aynı cümle; "Çalışan annelerin çocukları kendine daha güvenli oluyor."

Doğru mu? Bilemem pedagog değilim, işin ilmini yapmadım. Bildiğim bir şey var annem çalışmıyordu ama demir gibi bir özgüvenim var ve ayaklarımın üzerine çok çok sağlam basarım. Çok uzun yıllardır çalışıyorum....Annem rol modelimdir. O ilkokul mezunu ben üniversite. O çalışmıyordu ben çalışıyorum..Ama kişiliğimin temeli annemdir. Çocukluk hatıralarımda annemin yeri çok büyük. Vıcık vıcık bir ilişkimiz olmadı hiç ama çok da yakındık.

Modern dünyanın dayatmalarına fena kaptırdık kendimizi.

Çocukla birlikte kariyer, kariyerle birlikte çocuk.
1 saat vakit geçir, kaliteli vakit geçir..
Çalışmayan anneler kendilerine vakit ayıramadıkları ve kendilerini yetersiz gördükleri için çocuklarına verimli olamıyor..
En iyi anne çalışan anne..sloganları uçuşuyor etrafta..

İçgüdülerime dayanarak söylüyorum ki, mecbur olmasaydım çalışmazdım.. Çocuklarımla birlikte olur , ilk adımlarını , ilk gülücüklerini kazırdım hafızama..Yemeklerini yapardım kendi ellerimle, parklara götürür sosyalleşmelerini izlerdim. Bakıcıdan ya da annemden dinlemez yaramazlıklarını bizzat kendim şahit olurdum.
Derslerini ben çalıştırırdım, okul pikniklerinde ben de yanlarında olurdum.
"Anne noolur işe gitme, para kazanmana gerek yok, söz dondurma istemicem " cümlesi içimi yakmazdı.

Her çocuğun annesinin koşulsız sevgisine, ilgisine ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. En az 4 yaşına kadar..
Geri kalan psikolojik irdelemeler, kaliteli zaman geyikleri falan boş palavra benim için.

Vazgeçebilseydim, mecbur olmasaydım çocuklarım için işimden bin kere vazgeçerdim..
Aksini düşüneni ise benim mantığım bir türlü kabul etmiyor?
Mantığı kabul eder varsa bana açıklasın lütfen..

10 Eylül 2010 Cuma

BU BAYRAM DA BİR EKSİKLİK VAR

Arife günü gümbe de güm güm davul çalıp para toplayan davulcular,
Bayram sabahı en yakın camiden duyulan bayram vaazı,
Cicilerini bicilerini giyip kapı kapı dolaşan neşeli bayram çocukları,


Bu bayram hepsi neredeler?

7 Eylül 2010 Salı

ŞİKAYETNAME

Fuzulinin yazdığı şiirler beğenilince devrin padişahı Kanuni Fuzuli'ye maaş bağlar ve onu saraya beklediğini söyler.  Bunu duyan Fuzuli İstanbul'a gelir. Maksadı hem kendine bağlanan maaşı almak hem de padişahı ziyaret etmektir. Fakat görevliler Fuzuli'yi saray kapısından içeri dahi almazlar. Bunu üzerine Fuzuli Nişancı Celalzade Çelebi'ye bir mektup yazar..

*************************************
Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar. Hüküm gösterdim, faydasızdır diye iltifat etmediler. Eğerçi görünürde itaat eder gibi davrandılar ama bütün sorduklarıma hal diliyle karşılık verdiler.


Dedim: - Ey arkadaşlar, bu ne yanlış iştir, bu ne yüz asıklığıdır?
Dediler: - Bizim adetimiz böyledir.
Dedim: - Benim riayetimi gerekli görmüşler ve bana tekaüt beratı vermişler ki ondan her zaman pay alam ve padişaha gönül rahatlığı ile dua kılam.
Dediler: - Ey zavallı! Sana zulüm etmişler ve gidip gelme sermayesi vermişler ki, daima faydasız mücadele edesin ve uğursuz yüzler görüp sert sözler işitesin.
Dedim: - Beratımın gereği niçin yerine gelmez?
Dediler: - Zevaittir, husulü mümkün olmaz.
Dedim: - Böyle evkaf zevaidsiz olur mu?
Dediler: - Asitanenin masraflarından artarsa bizden kalır mı?
Dedim: - Vakıf malın dilediği gibi kullanmak vebaldir.
Dediler: - Akçamız ile satın almışız, bize helaldir.
Dedim: - Hesaba alsalar bu tuttuğunuz yolun fesadı bulunur.
Dediler: - Bu hesap, kıyamette sorulur.
Dedim: - Dünyada dahi hesap olur, haberin işitmişiz.
Dediler: - Ondan dahi korkumuz yoktur, kâtipleri razı etmişiz.

Gördüm ki sualime cevaptan başka nesne vermezler ve bu berat ile hacetim kılmağın reva görmezler, çaresiz mücadeleyi terk ettim ve mey'us ü mahrum guşe-i uzletime çekildim.
*********************
Şaştım kaldım anlatılanlar hala güncelliğini koruyor, demek ki işgüzar her devirde işgüzar..

DİKKAT SINAV

Üç tarafı denizlerle kaplı nadide yurdumda ilköğretimden sonra okuyabilmek için, okuduğun okulu değiştirebilmek ve yükseltebilmek için, okuldan sonra devlet kademelerinde görev alabilmek için, ehliyet için, bankalara girebilmek için, ot için, b.k için kısaca yaşayabilmek için zibilyon tane gerekli gereksiz sınava girmek zorundasın. (Bir tek ülkeyi yönetebilmek için tabii olunması gereken bir sınav yok bu da ayrı bir muamma ve ayrı bir yazı konusu.) Fakat sınava girmek de yeterli olmuyor cennet yurdumda çünkü habire sınavlar iptal ediliyor.. Dolayısı ile aynı amaç uğruna defalarca sınava girebilitesi yüksek bir vatandaş olmak makbul olanı yoksa çuvallarsın.Bir sınava beş şaibe bedava ülkemde, sınav korkusundan çok ya iptal edilirse korkusu doluyor insanın yüreği hele ki sınav az biraz iyi geçti ise.

Üniversiteyi kazandığım yıllar sene 1996, yanlış yerleştirmeler olmuştu. Bir çok insan tercih etmediği bölümlere yerleştirilmişti. Bir kısmı itiraz etmiş bir kısmı ses etmemişti. Ses etse " Aaaa siz kazanamamışsınız pardon biz yanlışlık yapmışız " diyecekler diye.

Sene 2010.. 14 yılda sistematik olarak değişen tek şey sınav sistemleri, değişmeyen tek şey ise sınavlardaki şaibeler..

Sınav sorularına sahip olamayan devlet, kopyayı engelleyemeyen devlet sınavı iptal olan millet. Ben anlamadım kim cezalandırılıyor kim ödüllendiriliyor kimden nasıl bir hesap sorulup nasıl bir düzeltme yoluna gidiliyor.

Be kardeşim, sınava baş örtülü / baş örtüsüz - girilir/girilmez diye tartışıp duracağına önce milletin girdiği sınavın güvenliğini sağlamaya çalışsan, sorulara bi sahip çıksan .. Sen daha kendi hazırladığın soruların güvenliğini sağlayamazken, güvenlik nedeni ile sınavlara başörtülü girişi yasaklıyorsan , öğrencileri sınav stresinden kurtarmak için habire sistem değiştirip gencecik kafaları sulu balkabağına çevirmekle kalmayıp bir de senelerce hazırlanıp girdikleri sınavlarda şaibe söylentilerini engelleyemiyor hatta o sınavları iptal ediyorsan ben daha sana ne diyeyim???

Esas sizi sınava tabii tutmak lazım hemde senede 5 kere.. düşünme yetileriniz hala sağlam mı değil mi diye?

2 Eylül 2010 Perşembe

KENDİ KENDİME

Uzun zamandır, uzun yollardan dönüşlerim hep kendime. Uzun uzun yolculuklardan paket paket hediyeler getirişim, rüyalarımda gördüğüm hep benim. Aynadan yansıyan yüzüm yorgun, kırgın, umutlu bir o kadar  da kızgın ve sevecen. Dokunduğum, üzerlerinde parmaklarımı gezdirdiğim çizgilerimde yıllarım var. Saçımda ilk beyazımı görüşümü hatırlayışımda dudaklarımda beliren tebessüm bir kabullemişlik. Ojelerim daha bir kırmızı, çocuklar artık daha bir çocuk bana. Sabrım yüksek, öfkem daha tehlikeli.

Aklımdaki gitme düşüncesi, aklımdan uçtu gitti. Çünkü ben artık hep gidiyorum ve ben artık hep dönüyorum aynı yolardan.. Uzun zamandan beri dönüşlerim hep kendime.Çünkü gitmenin güzel tarafının kendine dönmek olduğunu anladı uçarı ruhum. Nereye gidersen git seni bekleyen yumuşacık bir battaniye olduğunu bilmek, döndüğünde fesleğenlerini camında bulmak, mahalledeki çocukların hala pencerenin önünü terketmediğini görmek, kapı önünde miyavlayan aynı kedinin sesi ve o seslerle geri dönüş uykusuna dalmak. Arındırmak bedeninin yolculuk yorgunluğundan ve yepyeni bir gelişin güneşli ve bilindik sabahına uyanmak.

Artık yolculuklarım hep kendime , ruhumun derinliklerine. Okurken bir kitabı altını çizdiğim cümle , izlerken bir filmi kıssadan çıkardığım hisse, fotoğraf çerçevesindeki renk, yemeğimin tuzu, masamın süsü, çarşaflarımın kokusu, duvarımdaki tablo, penceremin önünde yetiştirdiğim çiçekler, gittiğim yollar, kulaç attığım dalgalar, avuçlarımda biriktirdiğim kumlar, dönerken cebime doldurduğum deniz kabukları, tarlalarda gülümseyen yüzleriyle günebakanlar, yol kenarındaki köylü kadınlarının içtenliği, annemin şevkati herşey kendime - kendim için, ruhuma, taa en derinime...

1 Eylül 2010 Çarşamba

NAZIM HİKMET ve SONBAHAR ŞİİRİ

Saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da


ovada güz nadasları yapıldı çoktan,

tohum saçılıyor.

Ve zeytin devşirilmekte.

Bir yandan kışa girilmekte,

bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor.

Bense hasretinle dolu

ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü

yatıyorum demirli bir şilep gibi Bursada...

Nazım Hikmet Ran..

AH GENÇLİK VAH GENÇLİK

Çocuk yetiştirmekle ilgili ahkam kesenlerden hiç hoşlanmadım, her yiğidin yoğurt yiyişi kendine derler ya öyle düşündüm hep. Kimsenin çocuğunu da hiçbir davranışı yüzünden kınamadım şimdiye kadar.

Ama meleklerimizden büyüğü artık 9 yaşına gelipde ağır oturaklı davranmaya, hayatı sorgulamaya, çevresiyle daha içli dışlı olmaya başlayınca benim de bakış açım biraz değişti.

"Ne oldu bu gençliğe, hepsi niye böle saygısız , örf adetten haberleri yok, biz böyle değildik" diye cümleleri ardı ardına sıralarken hepsine haksızlık yaptığımızı düşünmeye başladım.

Herkes takkesini alsın koysun önüne bakalım. Bizler bu çocuklara nasıl bir aile içi eğitim veriyoruz.

Matematikteki başarısı kadar dinini ( dini her ne ise) ne kadar bildiğini önemsiyor muyuz? Yaşına uygun eğitim veriyor muyuz?

Tenis oynasın, piyano çalsın diye kurs kurs koştururken yaşlılara nasıl davranması gerektiğini anlatıp bir hafta sonunu da Darüllacezeye ayırıyor muyuz?

Bitmek tükenmek bilmeyen isteklerini karşılamak yerine evde gereksiz kullanmadığı eşyaları onunla birlikte toplayıp rotamızı çocuk yetiştirme yurduna çevirip kendinden daha kötü durumda olanları görmesini sağlıyor muyuz? Paylaşmayı , paylaştıkça çoğalmayı öğretiyor muyuz?

Sokakta her istediğini eline tutuşturmak yerine, sokakta birşey yenmeyeceğini , maddi imkansızlıklar yüzünden bunları alamayanların canının çekeceğini öğütlüyor muyuz?

Mp3 playerlarına Pop Müziklerinin yanı sıra Türk Halk Müziği, Türk Sanat Müziği parçaları serpiştirip kulak aşinalığı sağlıyor muyuz?

Örnekler çoğaltılır.. Ama bence hem bunları yapmıyor hem de gençliğin geleceğinden endişe ediyorsak onlara haksızlık ediyoruz demektir..İnsan vermediği bir ahlakı ve kültürü çocuğundan nasıl bekleyebilir ki?

Sevgiyle...

26 Ağustos 2010 Perşembe

MUTLULUK VE DOMATES

Sen mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin ? demiş Usta bir gün Abidin Dino'ya..
Çizer çizmez bilinmez. Ama neyle mutlu olur ki insan.
Bir kuş sesi, yağmur kokusu, sağlıklı olduğunu bilmek, sevdiklerinin yanında olması, kahvaltıda üzerine zeytinyağı gezdirilmiş domates, kabussuz bir uyku, çocuğa bir sakız alabilmek, nefes alıyor olabilmek...
Ben şunu bilirim ki mutlu olmayı istemekle başlar herşey. Mutlu olmayı istersen , mutlu olacak birşeyler elbet bulursun arkadaş.

Peki mutsuz olmayı yaşam tarzı edinenler? İşte onlar dünyaya küllüm zarar ziyan. Yanlarında yamaçlarında durmamak , hemen onların olduğu ortamdan uzaklaşmak gerek. Mutsuzluk bir zehirdir çünkü, mutsuzluk bir salgın hastalık gibidir. Mutsuzluk esnemek gibi bulaşıcıdır. Negatifliğini hemen yayar ortama ve geçirir hemen beyinleri ele.

Mutsuz olmak ve mutlu olmak bir tercihtir ve tercihler iyi yapılmalıdır bu hayatta.

Eğer tercih mutsuz olmaktan yana ise zeytinyağlı domatesin kabuğu ile bile kavga edebilir duruma gelir insan.

Mutluluğu tercih edenlerden olabilmek dileği ile...

20 Ağustos 2010 Cuma

SANA NE OLDU?

Mübarek Ramazan ayı geldi. İçimde bir huzur var. Oruç tutarken de , oruçsuzken de Ramazanda bir başka huzur dolar içime. Daha bir mülayim, daha bir sinirsiz olurum, olmaya çalışırım. En azından içimde bir canavar kaçmaz oruç tutarken..Sağa sola hırlamam. Bilirim oruç tutmak her bir uzvuna, her bir hücrene ayrı ayrı hakim olmak ve terbiye etmektir. En azından bunun için çaba sarfetmektir. Var olanı düzeltmeye çalıştığım için öfke patlamalarım hep normal aylarınkinden de az olur. Durum bende böyle, eminim ki bir çok kişide de böyle.
Bir de bu madalyonun bir öteki yüzü var ki sorma ;

Ey oruç tutmayı aç kalmaktan ibaret sayan din kardeşlerim. Yemiyorsun, içmiyorsun Allah kabul etsin. Ama dilinden küfür, gözlerinden şiddet eksik olmuyor..Hatta eskisinden daha bir asabisin aç , susuz ya da sigarasızsın diye. İçine ejderha kaçmış gibi dolaşıyorsun etrafta. Sesin yükseldi mi 9 şiddetinde deprem yaratıyor, sinirinin ateşi geçtiği yeri yakıyor, seri katil bakışı gözlerinde seni gören kaçıyor.
Oldu mu şimdi?Sana ne oldu? Oruç mu tutuyorsun, bize eziyet mi ediyorsun?

16 Ağustos 2010 Pazartesi

ÇOCUKLARA MEKTUP

Bir mektup yazayım istedim kızlarıma bu sabah.
Ya da bir iki dizelik şiir.
Neyi öğütlesem, neyi anlatsam bilemedim.
Yazılacak o kadar çok cümle, anlatılacak o kadar çok hayat vardı ki kafamda ,
Hepsini bir türlü bir araya getiremedim.
Sevin diyecek oldum herşeyi, koşun özgürce, Kuşlara yem verin, balıklarla yüzün, uçurtmayla birlikte siz de uçun,
Bırakın kanasın dizleriniz, dizi yarasız çocuk olur mu?
Küçük ellerinizde en büyük cevherler gizli,
Boşverin siz bizi, sizi asker gibi görmek istememizi.

Diyemedim...
Aziz Usta demiş benim söyleyeceklerimi
Ben de aşağıya ekleyiverdim :)


ÇOCUKLARIMA


Diyelim ıslık çalacaksın ıslık
Sen ıslık çalınca
Ne ıslık çalıyor diye şaşacak herkes
Kimse çalamamalı senin gibi güzel

Örneğin kıyıya çarpan dalgaları sayacaksın
Senden önce kimse saymamış olmalı
Senin saydığın gibi doğru ve güzel
Hem dalgaları hem saymasını severek

De ki sinek avlıyorsun sinek
En usta sinek avcısı olmalısın
Dünya sinek avcıları örgütünde yerin başta
Örgüt yoksa seninle başlamalı

Say ki hiçbir işin yok da düşünüyorsun
Düşün düşünebildiğince üç boyutlu
Amma da düşünüyor diye şaşsın dünya
Sanki senden önce düşünen hiç olmamış

Dalga mı geçiyorsun düşler mi kuruyorsun
Öyle sonsuz sınırsız düşler kur ki çocuğum
Düşlerini som somut görüp şaşsınlar
Böyle bir dalgacı daha dünyaya gelmedi desinler

Dünyada yapılmamış işler çoktur çocuğum
Derlerse ki bu işler bişeye yaramaz
De ki bütün işe yarayanlar
İşe yaramaz sanılanlardan çıkar

Aziz NESİN