Hürriyet

12 Temmuz 2010 Pazartesi

DEMEDİM Mİ?

Oraya gitme demedim mi sana,

seni yalnız ben tanırım demedim mi?

Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi ben'im?

Bir gün kızsan bana,

alsan başını,

yüz bin yıllık yere gitsen,

dönüp kavuşacağın yer ben'im demedim mi?

Demedim mi şu görünene razı olma,

demedim mi sana yaraşır otağı kuran ben'im asıl,

onu süsleyen, bezeyen ben'im demedim mi?

Ben bir denizim demedim mi sana?

Sen bir balıksın demedim mi?

Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın,

senin duru denizin ben'im demedim mi?

Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?

Demedim mi senin uçmanı sağlayan ben'im,

senin kolun kanadın ben'im demedim mi?

Demedim mi yolunu vururlar senin,

demedim mi soğuturlar seni.

Oysa senin ateşin ben'im,

sıcaklığın ben'im demedim mi?

Türlü şeyler derler sana demedim mi?

Kötü huylar edinirsin demedim mi?

Ölmezlik kaynağını kaybedersin demedim mi?

Yani beni kaybedersin demedim mi?

Söyle, bunları sana hep demedim mi?



Mevlana Celaleddin Rumi


Söz dinleyenlerden olmak lazım bazen....

9 Temmuz 2010 Cuma

İSTANBUL MU SUÇLU?

İsli, puslu, ıslak bir İstanbul sabahı. Temmuzun ortalarında olduğumuza inanmakta zorluk çekiyor beynim. Meğer küresel ısınmıyor, küresel soğuyormuşuz ..Aslında ne sıcak ne soğuk garip bir hava. Tam da İstanbul'a yaraşır nitelikte güvenilmez.

Sessiz İstanbul sabah sabah..Boğucu, yorucu.Bir mengene gibi sıkıyor heryerden. Okullar kapalı mini mini birler, çalışkan ikiler ortalıkta yok. Okulların kapanması bile İstanbul'un masumiyetinin azalmasına yardımcı olmuş. Kocaman ve asık yüzlü insanlar , hedeflerine kitlenmiş asker gibi yürüyorlar rap rap.

Herkes işyerinde olacak birazdan, kahveler çaylar söylenip akvaryum yaşamlar başlayacak solunan yapay klima oksijeniyle birlikte.

Ev hanımları offlaya pofflaya kalkıp havaya bakıp isyan edecekler. Ruhum daralıyor diye telefonlar açacaklar ve havadandır havadan diye teselli verecekler birbirlerine. İstanbul'a da bir şey oldu bu sene havalara baksana diye uzayacak sohbetleri.

Çocuklar dışarı çıkmak isteyecek , çıkamayacak . Hem yağmur, hem İstanbulda ki çocuk kaçırma olayları derken bu suçtan da İstanbul payına düşeni alacak.

İstanbul'da silahlar konuştu diye altyazı geçecek haber bültenleri, 3 ölü 5 yaralı. Ardından Boğaz Köprüsünde bir intihar girişimi, viyadükte takla atan bir kamyon. Ahhh İstanbul ahhh diye iç geçirilecek. Yaşanacak yer
misin be!

Taksimde tinerci dehşeti, dere yatağında kurulan evleri basan sel suları. Kahpe İstanbul. Ne hale düştün, ne hale düşürdün bizleri. Trafikte geçirdiğimiz kabus dolu saatler de işin cabası.

Seneler önce nazlı bir gelin gibi süslerken herkesin hayalini, herkesin kabusu oldun şimdi. Akın akın gelirken insanlar taşını altın, toprağını elmas sandıkları bu şehre, şimdi nasıl becersek de kaçsak buralardan diye düşünüyorlar.

Ahh eski İstanbul ahh!

Acaba , tüm bu olanlardan İstanbul mu suçlu yoksa bir türlü doymak bilmeyen aç ruhumuz mu?

Ne demiş NİHAL MİRDOĞAN;

Bir gün bana İstanbul'un suçu var deme
Sevdanın rahıyasıyla,
Her nefesiyle, her busesine kana kana
Gül bahçelerinde tutuşacaksan
Ey kadın!
Bu kentin kollarında inleme
Farkıda mısın?
Yola çıktık bir kere..

7 Temmuz 2010 Çarşamba

GİTTİK-GEZDİK-GELDİK

Tatil bitti, iyi de geldi hepimize. Sarımsaklı'nın altın rengi kumlarında güneşlendik, masmavi ve BUZZ gibi sularında yüzdük, Şeytan Sofrası'nda gün batımını izledik, Cunda'da sakızlı dondurma yedik.. Kumsaldan denizkabuğu topladık, yıllar sonra denizde kaydırmaca oynadık, çocuklarla taş sektirdik, hiç kitap okuyamadık!, disko , bar vs de neymiş sesini duymakla yetindik. Çocuklar gibi şen, sırtımızda 10 ton yük taşımış gibi pestilimiz çıkmış vaziyette tamamladık tatili.

Dönüşte Çanakkale üzerinden döndük. Kaz Dağları'nda ciğerlerimiz bayram etti, köylülerden alışveriş yaptık, Truva'yı gezdik, Ezine'den peynir aldık, Çanakkale'de Şehitlikte gözyaşlarımızı tutamadık, Tekirdağ'da köfteciye uğramasak ayıp olurdu.

Gezdik, tozduk, yedik, içtik, yüzdük.. Hep güldü yüzümüz, çocuk yanımızı yeniden keşfettirdi bize meleklerimiz.Giderken hava çok kötüydü neredeyse yol boyunca somurttum durdum. Ama Ayvalık'ta içimizi ısıtan bir güneş karşıladı bizi ve hiç saklamadı kendini bulutların arkasına.

Paylaştık, paylaştıkça rahatladık...

Bu tatilden çıkarımlarım;

İki çocukla tatile gitmenin ( hele ki biri 2 yaşında ise) ne denli zor ama bir o kadar da keyifli olduğunu anladım. Bazen insan isyan noktasına gelse de, ne işim var uleynn benim bu tatilde dese de yorgunluktan gece saat 23.00'da uyuya kalsa da muhteşem bir deneyimdi.

Çocukla tatil çok keyifli ama böyle bir tatilden sonra kocayla 3 günlük bir kaçamak yapıp başaşa kafa dinlemek de gerekiyor...

Gezelim, görelim, eğlenelim tadında bir tatili Türkiye'nin çeşitli bölgelerine maddi imkanlar elverdikçe senede bir gerçekleştirmek çocukların gelişimi , büyüklerin paylaşımı açısından oldukça verimli bir olay...

Güzel ve keyifli bir tatil yapmak için hatrı sayılır paralar harcamaya hiç de gerek yok..

Hiç bir havuzu, asla denizin keyfine değişmem...

Her köşesi cennettir benim güzel memleketimin...

24 Haziran 2010 Perşembe

HAYAT VE TREN

Senelik izne çıkıyorum bu Cuma. Aldığımız tatsız haberlerden sonra hiç de içimden gelmese de mecburi bir tatile gideceğiz. Tüm planlar önceden yapıldı, parası ödendi. Herşeyden daha önemlisi bizim ufaklıklar; çantaları omuzlarında, mayoları içlerinde yaşıyorlar neredeyse günlerdir. Maksat onları sevindirmek de olsa yine de aklımı burada bırakıp gideceğim.

Büyükler hep derler " Hayat devam ediyor". Gerçekten de ne olursa olsun hayat hiç hız kesmeden akıp gidiyor. Hayat sanki bir tren durmadan hareket halinde. Sen zamanın bir noktasında atlayıp içine bir yerden bir yere gidiyorsun.Arada ufak bir mola vermek istesen bile o aynı hızla devam ediyor yoluna. Yolculuğuna ara versen bile bir durakta, hoop tekrar içine atlıyorsun nereye gittiğini pek hesaplamaya vaktin olmadan. Raylar nereye doğru döşenmiş ise, sen de oraya .. Bazen gidiş hattan kurtulmak uğruna ufak çabalar oluyor , trenin imdat düğmesine basıyorsun ve şanslıysan ilk istasyonda iniyorsun. Ama arkadan gelen başka bir trene atlamak zorundasın yine. Yoksa durduğun yerde beklemek olmaz düzene aykırı. Yeni gelen tren yemyeşil bir yolculuk mu sunar sana, sarp vadiler de sarsar mı, yoksa önüne çıkan minicik bir taş yüzünden yoldan mı çıkar bilinmez.

Tren ya da trenler hiç durmadan hareket ediyor. Sen de birinden bir diğerine..

Hayat durmadan devam ediyor..

21 Haziran 2010 Pazartesi

HERŞEY BİZİM İÇİN

Gözümde uyku, yüreğimde tarifi imkansız bir acı. Herşey anlamını yitiriverdi bir anda. Duyduk ki ailemizin can kızının, abimin biricik aşkının vücudu sinsi bir hastalığa açmış kapılarını. Duyduk ki meşakatli bir yol varmış artık önümüzde. Anladık ki uzaktan başka, birebir yaşayınca başka bir şeymiş bu .

Ve karar verdik ki; biz kapılarımızı kapadık umutsuzluklara. Ve karar verdik ki hep birlikte yeneceğiz bu hastalığı, kapı dışarı edeceğiz bu davetsiz misafiri. Ben ablamsız, abim aşkısız, miniğimiz annesiz kalmayacak.
Annem yine gelinine bir kızacak bin sevecek, babam her geldiklerinde masaya en sevdiklerini getirecek.

Binbir umutlarla taşındıkları evin havuzu başında iyileşme partisi vereceğiz. Belki seneye yaz gireceğiz o havuza ilk kez ama biliyorum er ya da geç gireceğiz. Varsın hayatımızdan bir kaç sene kaybedelim, bir kaç sene geriden gelelim.

Biliyorum, biz bu hastalığı yeneceğiz...

Herşey bizim için, ailece el ele verip kötüyü iyiye çevireceğiz.

Saçlarımız dökülecek, fazla kilolar gidecek, beslenmemize dikkat edeceğiz.

Biz bu hastalığı yeneceğiz...