Hürriyet

dizi/film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dizi/film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2012 Pazartesi

PERFECT SENSE (YERYÜZÜNDEKİ SON AŞK)


Kadınlara bağlanmakta sorunları olan yetenekli yemek şefi Michael... uzun bir süredir kendini işine adayıp, özel hayatından vazgeçen, soğuk görünümlü güzel doktor Susan."

Yukarıdaki tanıtımı okuduğumda bir aşk filmi izleyeceğimi sanmıştım. Oysa ki izlediğim bambaşka bir filmdi..

Tezat betimlemeler ile başlayan filmin kullandığı görseller oldukça yaratıcı..Hastalıklardan bahseden spotta bir tarafta modern hastaneleri diğer tarafta şifacıları gösteriyor örneğin.

Dünyayı saran bir hastalık var. İlk semptom olarak önce acı dolu hatıralar geliyor hastalığa yakalanların aklına , büyük bir duygusal yıkım, ağlama krizleri ve ardından  koku duyularının kaybı geliyor. Koku ve hatıralar arasında kurulan bağlantı güzel.

Hastalığın seyri ilginç. Koku alma duyusu , tat alma duyusu ile bağlantılı olduğundan ardından tat alma duyusunu kaybediyor insanlar. Bu kaybın öncesinde ise büyük bir açlık krizine giriyorlar ve önlerine ne çıkarsa yiyiyorlar, sonunda tat alma duyularını da yitiriyorlar.

Fakat insanlar kaybettikleri her duyunun ardından yerine başka birşey koyup, hayatlarına olduğu gibi devam ediyorlar. Tat alma duyusunu yitirdiklerinde örneğin bir süre restaurantlara gitmeyi kesseler de ardından normal hayata dönüyor ve eski alışkanlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar. Restaurantlar ise yemekleri görsel bir şölene dönüştürmeye başlıyor, eleştirmenler köşe yazılarında restaurantları görsellikleri üzeriden değerlendiriyor.

Esas kadınımız bu hastalığı araştıran bir epidemiyolojist, esas erkeğimiz ise esas kadınımızın evinin karşısındaki bir restaurantta şef olarak çalışmakta..Anlaşılacağı üzere aralarında bir aşk doğacak ve onlar da bu hastalıktan nasibini alacak..

Film duyu kayıplarının öncesinde çeşitli semptomlar ve sonrasında duyu kayıpları ile devam ediyor.
Semptomlar ve kayıplar arasında kurulan bağlar oldukça manidar ve mesaj içerir nitelikte.

Film güzel betimlemeler, yönlendirmeler, örneklemeler ile dolu..

Aşk okumak isterseniz bu filmden okursunuz ama ben aşktan ziyade dünyanın ve bizim halimizi okudum..

İzlenmeye değer bir film..

İyi seyirler ...

2 Ekim 2011 Pazar

HERKESİN SAKLADIĞI BİRŞEY VARDIR

Yeni bir diziye başladım . Damages. Bu sene 4. sezonu oynuyor . Ben daha yeni keşfettim..2 sezonun ortalarına geldim bile.

Avukatlar, insanlar, sırları...İzledikçe " hadiii ya bu kadar da olmaz" dedirten, düşündükçe " bu az bile, kimbilir daha neler vardır" diye söyleten bir dizi.

Aslında gerçeklerden alıntı.

Herkesin sakladığı birşey vardır...

Hayat hatalarımız ve onları düzeltme çabalarımız arasında geçip giden zamandır...

Bu çabada aslolan oyunu ahlaklı mı ahlaksız mı oynadığındır...

Adaletsizlik puanlar artı hanene yazılırken , kimlerin skorundan çaldığındır ,

Tokgözlülük kendi puan hanenden bol kepçe dağıtmandır..

Herkesin sakladığı birşey vardır, önemli olan ne pahasına saklamaya çalıştığın

Hangi durumda ortaya çıkıp gerçekleri basbas haykırabileceğindir...

17 Ocak 2011 Pazartesi

FİLM - BENİ BIRAKMA ( NEVER LET ME GO)

Bir organ bağışçısı olarak yetiştirme yurdunda büyütülseydiniz ve gerçek birgün yüzünüze tokat gibi çarpsaydı tepkiniz ne olurdu?

Nasıl ve kimlerden modellenerek dünyaya getirilen kolanlarsınız?


Sizin olmadığını bildiğiniz bir vücut ve hayat ile yaşamanız ne denli mümkün?

Hele bir de aşıksanız ve  3. bağışınızdan sonra hayatınızın sona ereceğini biliyorsanız?

Varoluş amacınızın diğer insanların hayatını kurtarmak olduğu size en yumuşak biçimde nasıl anlatılır?

Değişik bir film. İlginç bir öykü ve içinde saklı bir aşk hikayesi...Belki gelecekte yaşayabileceğimiz dramlarıda anlatıyor. Zira bilim bazen tehlikeli...

Filmin içinden çarpıcı bir replik
" Biz galeriyi ruhlarınızı okuyalım diye değil, ruhunuz var mı diye öğrenmek için kurduk!"

21 Aralık 2010 Salı

PAZARTESİ GECESİ SİNEMASI - YUVA ( LE REFUGE)

Pazar günü izleyecektim aslında ama fırsat bulamayınca dün akşam izledim bir hevesle. Hevesim kursağımda kaldı mı peki? Hem kaldı, hem kalmadı ...

2009 yılı, Fransız yapımı bir film. Yönetmeni François Ozon. Film başlar başlamaz Fransız yapımı olduğu hemen anlaşılıyor . Fransız yapımı filmlerdeki o ağırlık ve kasvet filmin genelinde mevcut. Ama konusu ilginç ...Uyuşturucu bağımlısı bir çifften erkek olan aşırı doz yüzünden ölür. Sevgilisi koma halinde hastaneye kaldırılır, kurtulur ve hamile olduğunu öğrenir. Uyuşturucu, sevgilisinin ölmesi ve bu hamilelik haberleri yüzünden kafası iyice karışan esas kızımız Paris'ten uzaklaşır ve sayfiye bir yerde hamileliğini geçirmeye karar vererek bir tanıdığının evine yerleşir. Bir süre sonra ölen sevgilisinin erkek kardeşi onu ziyarete gelir ve orada onunla birlikte kalmaya başlar. Film de esas burda başlar zaten...

Esas kızımızın hamileliğini geçiriş şekli, tavrı , tarzı - onunla birlikte kalmaya başlayan genç adam ve yaşadıkları derken film ilginç ve insanı sinir edecek bir sonla biter.

Annelik kimliğinden sıyrılıp izleyebilse idim eminim ki psikolojik olan bu filmi oldukça sevecek ve beğenecektim. Ama annelik ve kalıplaşmış dürtüler yüzünden maalesef kadına ve yaptıklarına sinir olarak izledim filmi.

"E yuhhh yani yaa bira içiyor hamile hamile " Yahu hamilelik ve metadon kullanımı artık bu kadarı da pes" diyerek izlediysem de bütün filmi, kadının bir uyuşturucu bağımlısı olduğu ve aslında bunun film değil etrafımızın binlerce gerçek vaka ile dolu olduğu bir gerçek. Belki de bunun gerçek olma düşüncesi idi beni kızdıran ve üzen...

He bir de izlerseniz göreceksiniz.. Filmin ilk sahnelerinde yüksek dozdan ölen genci ceset torbasına koyuyorlar. ceset torbasının rengi Dore. Ahhh Fransızlar ahhh :)))


18 Aralık 2010 Cumartesi

HAFTASONU SİNEMA KEYFİ ( AV MEVSİMİ)

Dün gece gittik sonunda Av Mevsimine. 24.00 matinesine gittik.Melekleri uyuttuk, anneaane ve dedeleriyle birlikte bırakıp sinemaya koştuk. Bizim dışımıda 3 çift daha vardı kocaman salonda ne zamandır geç matineye gitmiyorum özlemişim gerçekten. Msırımızı içeceğimizi aldık ve bomboş salona kurulduk...

Gelelim filme, Cem Yılmaz oyunculuk anlamında döktürmüş, Çetin Tekindor'da herzamanki gibi oldukça başarılıydı. Fakat Şener Şen beklentilerimin altında bir performans sergilemişti bana göre. Eşkiya, Gönül Yarası, Kabadayı filmlerindeki performansının yanından bile geçmez burada ki..

Filmin görsel yönetmenini tebrik etmek gerek, görüntüler sahneler harika. Film akıcı ve birbirinden kopuk sahneler içermiyor. Amerika'da Beş Minare'yi izleddiğimde en büyük şikayetim buydu çünkü. Sahnelerin sürekli atlaması ve kopuk kopuk olması. Ama Av Mevsimi bu anlamda bütünlüğü ve akıcılığı yakalamış.  Fakat filmin sonuna gelip olayı anladığınızda hadi yaa daha yaratıcı olunabilirdi diyor insan. En azından ben ve eşim öyle dedik.

Fakat izlenmeye değer bir filmdi. Gecenin o saatinde bile offf niye geldik bu filme dedirtmedi bize. Uykusuz kaldığımıza değdi..

Yarın izemek için bir DVD filmi edindim. Fransız yapımı bir film " Yuva"..

İzledikten sonra yorumlarımı paylaşacağım nacizane..

İyi bir cumartesi akşamı dilerim

3 Aralık 2010 Cuma

PAZAR İÇİN FİLM TAVSİYESİ

JULIE&JULIA









Farklı zaman dilimlerinde yaşamış 2 kadının mücadelesini anlatan gerçek hayat hikayelerinden yola çıkılarak çekilmiş keyifli bir film.

Yemek yapmayı ve blog yazmayı seviyorsanız bu iki kadının azmi size ilham verecek..

30 Kasım 2010 Salı

SOROYA'YI TAŞLAMAK

Bir kadın düşünün...Acımasızca katledilmiş.. Karşı cinsi olan erkekler tarafından recm edilmiş. Suçu Zina..

Soroya'nın (Süreyya) aslında tek şanssızlığı, erkek egemen ve sözde islam yasaları ile idare edilen bir toplumda kadın olarak doğmuş olmak...

Şans eseri bir gazetecinin yolu o acımasız topraklara düşer. Zahra yeğeninin katledilişini hazmedememekte ve ona yapılan haksızlığı kabul edememektedir.

Gazeteci ve Zahra'nın yolları kesişir. Tüm dünya bu insanlık suçunu duymalıdır artık...