Uçaktan indiğinde yüzüne vuran ılık rüzgar, deniz kokusu, özgürlüğün davetkar çekiciliği ve telefonunda bir mesaj.." Hoşgeldin :)"
"Hoşbuldum" dedi içinden.."Hoşbuldum".. "Umuyorum ki, kendimi de, gerçeği de doğruyu da bulacağım."
"Ve burdan dönerken seni burada kendinle bırakacağım. Ruhum parçalanacak belki, en büyük yarım seninle burada kalacak ama ben yine de senden bir parçamı koparıp kendimle beraber geri götürmeyi başaracağım. Belki eksik olacağım bundan sonra ama seninle tam olmayacağım. Ait olduğum yere döneceğim"
--------------------------------------------------------
Uçaktan indiğinde, 2 gün önce geride bıraktığı insan uğultusu, kalabalık, teslimiyetin üzüntüsü, köşeye sıkışmışlığın saldırganlığı, aşkın sarhoşluğu ve gerçek bir tebessüm.
Telefonda bir mesaj " vardın mı"
"Vardım"dedi içinden . "Sana vardım. Senin iklimine, senin ruhuna, senin gülüşüne vardım. Kendimi senden almaya gelmiştim ama dönerken seni de yanıma aldım. Gayrı çok daha zor hayat. Ben kendimi ararken sende buldum. Seni bırakayım derken sen oldum. Ait olduğum yere döndüm ama yüreğimi bir portakal ağacının dibine gömdüm.
İnsan her durumda bir başkasıdır. Arthur Rimbaud
Hürriyet
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Nisan 2012 Pazartesi
13 Mart 2012 Salı
GÜLÜMSE ANNE
Oldukça zor günler geçiriyordu. Yeniden annelik hem çok heyecanlı hem de çok yorucuydu onun için.
Evin yeni miniği beklenenden önce aralarına katılmış, bütün aile fertlerine oldukça zorlu bir süreç yaşatmıştı.
Zor günler hastaneden çıktıktan sonra da devam etmişti ve doktorun söylediğine göre uzunca bir süre devam edeceğe benziyordu. Minik bebek, annesinin deyimiyle kurulmuş saat gibi akşam 19.00'da ağlamaya başlıyor ve sabah 07.00'da susuyordu. Bu süre içerisinde ne yapsalar, ne etseler susmuyor, buldukları bütün çözümler geçici oluyordu. Akan su , saç kurutma makinası, elektrik süpürgesi, çamaşır makinası motoru sesleri geçici olarak bebeği susturuyor ama tam bir sukunet sağlamıyordu. Zaten bu sesler en az onun ağlaması kadar sinir bozucuydu. Evde uykusuz saatler arttıkça sinirler daha da geriliyordu. Alt üst olan hormonlarının verdiği zarar yetmiyormuş gibi bir de uykusuzlukla uğraşmak zorundaydı.
Evde annesinin ilgisine muhtaç bir çocuk daha vardı. 5 yaşlarında güzel mi güzel bir kız çocuğu. Bu zor günlerinde sanki annesinin sıkıntılarını anlıyormuş gibi hiç üzmüyordu onu. Gününün tamamını kreşte geçiriyordu, eve gelince minicik elleriyle annesinin sofrayı kurmasına etrafı toplamasına yardımcı olmaya çalışıyor, hiç yaramazlık yapmıyor, hatta sesini bile çıkarmıyordu ama annesinin yüzü hep asıktı. " Beni artık sevmiyorlar" diye düşündükçe , daha fazla çabalıyordu küçücük yüreği kendini sevdirmek için ama ne yapsa olmuyordu. Evde onu kimse görmüyordu, varsa yoksa o yeni gelen minik şeytanla uğraşıyorlardı. Annesi hep sinirliydi, babası hep " sonra" diyordu. Gelenler önce bebeğe bakıyor, önce onu soruyorlardı.
Yine bebek ağlamaları ile boğuştukları bir geceydi. Minik bebek canından can kopartılmış gibi ağlıyor, yeni anne bebeğini susturmak için bir o yana bir bu yana koşuşturuyordu. Yürürken ayağına büyük kızının oyuncaklarından biri takıldı, sendeler gibi oldu. Kızını yanına çağırıp var gücüyle " Bu oyuncağın burda ne işi var, sana kaç kere oyuncaklarını sağa sola atma demedim mi!" diye bağırdı. Bağırırken işaret parmağını tüm gücüyle sallıyordu. Hırsını alamadı, kızını kolundan tuttuğu gibi odasına itti. Minik kız hıçkırıklarla ağlamaya başladı. O ağladıkça kadın kıza daha çok bağırıyordu. Sonunda ufaklık ağlaya ağlaya uyudu. Sabaha karşı bebek de sustu. Yeni anne yorgun, bitkin ve kızına yaptıklarına pişman vaziyette yatağa girdi. Saat sabah 7 sularını gösteriyordu.
Tam dalmak üzereydi ki, ufak kızı yanında belirdi. " Annee, annecimmm" diye sarstı kolundan.
Kadın sıçrayarak kalktı, uykunun da verdiği sersemlikle sertçe " Ne oldu?" dedi.
"Odama gelir misin , sana bir sürprizim var" dedi heyecanla ve sabırsızlıkla minik kız.
Kadın bu söz üzerine çileden çıktı. " Az önce yattım, zaten kardeşin bütün gece uyutmuyor, sabahın köründe de seninle mi oynayacağım. Çekil başımdan! " diye azarladı kızını ve yattı.
Minik kız içini çeke çeke odasına giderken, kadın yanlış yaptığının farkına vardı yine. Usulca kalktı, sabahlığını giydi ve kızının odasına gitti.
Kızı duvarın dibine tespih böceği gibi oturmuş , için için ağlıyordu. Bir anda yatağa ilişki gözü. Acemice toplanmıştı ve yatağın üstünde bir resim vardı. Minik kız annesini görünce ayağa kalktı ürkekçe." Senin için yaptım annecim" dedi. "Yatağımı topladım sana yardım olsun diye ve gülmen için de bu resmi yaptım. Bir de dün akşam seni kızdırdığım için."
"Hiç gülmüyorsun anne..".
Kadın kızına sarıldı, ağlamaya başladı.
Minicik kızının ondan başka sığınacak kimsesi yoktu ve o sinirlendikçe hırsını ondan çıkarıyordu.
Ne büyük haksızlık yapıyordu bu ufacık çocuğa. Bir pedagogdan, bir psikologdan yardım almalıydı. İşler gittikçe kötüleşecekti yoksa.
Anne olmak çok zordu, bunun farkındaydı. Ama başaracaktı!
Kızının yüzünü ellerinin arasına aldı, sıcacık bir öpücük kondurdu ve gülümsedi.
" Başbaşa bir kahvaltıya ne dersin?" dedi başını okşayarak ..
Sarıldı minik kız annesine, annesi de ona. Bugün yeni hayatlarının ilk günüydü..
Evin yeni miniği beklenenden önce aralarına katılmış, bütün aile fertlerine oldukça zorlu bir süreç yaşatmıştı.
Zor günler hastaneden çıktıktan sonra da devam etmişti ve doktorun söylediğine göre uzunca bir süre devam edeceğe benziyordu. Minik bebek, annesinin deyimiyle kurulmuş saat gibi akşam 19.00'da ağlamaya başlıyor ve sabah 07.00'da susuyordu. Bu süre içerisinde ne yapsalar, ne etseler susmuyor, buldukları bütün çözümler geçici oluyordu. Akan su , saç kurutma makinası, elektrik süpürgesi, çamaşır makinası motoru sesleri geçici olarak bebeği susturuyor ama tam bir sukunet sağlamıyordu. Zaten bu sesler en az onun ağlaması kadar sinir bozucuydu. Evde uykusuz saatler arttıkça sinirler daha da geriliyordu. Alt üst olan hormonlarının verdiği zarar yetmiyormuş gibi bir de uykusuzlukla uğraşmak zorundaydı.
Evde annesinin ilgisine muhtaç bir çocuk daha vardı. 5 yaşlarında güzel mi güzel bir kız çocuğu. Bu zor günlerinde sanki annesinin sıkıntılarını anlıyormuş gibi hiç üzmüyordu onu. Gününün tamamını kreşte geçiriyordu, eve gelince minicik elleriyle annesinin sofrayı kurmasına etrafı toplamasına yardımcı olmaya çalışıyor, hiç yaramazlık yapmıyor, hatta sesini bile çıkarmıyordu ama annesinin yüzü hep asıktı. " Beni artık sevmiyorlar" diye düşündükçe , daha fazla çabalıyordu küçücük yüreği kendini sevdirmek için ama ne yapsa olmuyordu. Evde onu kimse görmüyordu, varsa yoksa o yeni gelen minik şeytanla uğraşıyorlardı. Annesi hep sinirliydi, babası hep " sonra" diyordu. Gelenler önce bebeğe bakıyor, önce onu soruyorlardı.
Yine bebek ağlamaları ile boğuştukları bir geceydi. Minik bebek canından can kopartılmış gibi ağlıyor, yeni anne bebeğini susturmak için bir o yana bir bu yana koşuşturuyordu. Yürürken ayağına büyük kızının oyuncaklarından biri takıldı, sendeler gibi oldu. Kızını yanına çağırıp var gücüyle " Bu oyuncağın burda ne işi var, sana kaç kere oyuncaklarını sağa sola atma demedim mi!" diye bağırdı. Bağırırken işaret parmağını tüm gücüyle sallıyordu. Hırsını alamadı, kızını kolundan tuttuğu gibi odasına itti. Minik kız hıçkırıklarla ağlamaya başladı. O ağladıkça kadın kıza daha çok bağırıyordu. Sonunda ufaklık ağlaya ağlaya uyudu. Sabaha karşı bebek de sustu. Yeni anne yorgun, bitkin ve kızına yaptıklarına pişman vaziyette yatağa girdi. Saat sabah 7 sularını gösteriyordu.
Tam dalmak üzereydi ki, ufak kızı yanında belirdi. " Annee, annecimmm" diye sarstı kolundan.
Kadın sıçrayarak kalktı, uykunun da verdiği sersemlikle sertçe " Ne oldu?" dedi.
"Odama gelir misin , sana bir sürprizim var" dedi heyecanla ve sabırsızlıkla minik kız.
Kadın bu söz üzerine çileden çıktı. " Az önce yattım, zaten kardeşin bütün gece uyutmuyor, sabahın köründe de seninle mi oynayacağım. Çekil başımdan! " diye azarladı kızını ve yattı.
Minik kız içini çeke çeke odasına giderken, kadın yanlış yaptığının farkına vardı yine. Usulca kalktı, sabahlığını giydi ve kızının odasına gitti.
Kızı duvarın dibine tespih böceği gibi oturmuş , için için ağlıyordu. Bir anda yatağa ilişki gözü. Acemice toplanmıştı ve yatağın üstünde bir resim vardı. Minik kız annesini görünce ayağa kalktı ürkekçe." Senin için yaptım annecim" dedi. "Yatağımı topladım sana yardım olsun diye ve gülmen için de bu resmi yaptım. Bir de dün akşam seni kızdırdığım için."
"Hiç gülmüyorsun anne..".
Kadın kızına sarıldı, ağlamaya başladı.
Minicik kızının ondan başka sığınacak kimsesi yoktu ve o sinirlendikçe hırsını ondan çıkarıyordu.
Ne büyük haksızlık yapıyordu bu ufacık çocuğa. Bir pedagogdan, bir psikologdan yardım almalıydı. İşler gittikçe kötüleşecekti yoksa.
Anne olmak çok zordu, bunun farkındaydı. Ama başaracaktı!
Kızının yüzünü ellerinin arasına aldı, sıcacık bir öpücük kondurdu ve gülümsedi.
" Başbaşa bir kahvaltıya ne dersin?" dedi başını okşayarak ..
Sarıldı minik kız annesine, annesi de ona. Bugün yeni hayatlarının ilk günüydü..
10 Ocak 2012 Salı
SANA CENNET GÖRÜNEN BENİM CEHENNEMİM ASLINDA
Sabahın sessizliğini bozan telefonun alarmını kapatmak için elini yorganın altından hızlıca çıkardı. Oda oldukça soğuktu. Telefonu alıp yorganın içine tekrar girdi.Burnuna gelen keskin alkol kokusu dün geceyi hatırlattı ona ve midesinin bulandığını hissetti. Yattığı yerde gerindi, gözlerini ovaladı. Yavaşça sıcak yatağından çıktı, üzerine sabahlığını aldı ve parmaklarının ucuna basarak kocasını uyandırmadan odadan uzaklaştı.
Günün en çok bu saatini seviyordu. Sessiz, sakin, huzurlu ve sadece ona ait olan saatlerdi bunlar. Su ısıtıcısının düğmesine bastı, mutfak penceresini araladı. Temiz ve soğuk hava ciğerlerine dolarken, kolundaki morluğu farketti. Dün gece olmuş olmalıydı. Su ısıtıcısının "takk" diye çıkardığı ses ile kendine geldi. En sevdiği fincanına kahve koydu, üzerine sıcak su. Fincanını alıp eline, giyinme odasına doğru yol aldı.
Bugün önemli müşterileri ile toplantısı vardı. Siyah önden yırtmaçlı kalem bir etek, kolundaki morluğu kapatmak için uzun kollu dar kesim uçuk mavi bir gömlek geçirdi üzerine. Siyah ince çorabı bacaklarında da olan morlukları kapatıyordu. El çabukluğu ile makyajını tamamladı, saçlarını tarayıp eliyle havalandırdı, en sevdiği parfümü olan hyponese'u sıktı, kahvesinden bir yudum aldı ve aynaya zoraki bir gülücük attı.
Yeni bir gün başlıyordu yine. Başarılı, modern, eğitimli iş kadını rolünü oynamak için kıyafetlerini giymiş, savaş boyalarını sürmüş, yüzüne sahte ama kendinden emin gülümsemesini yerleştirmiş evden çıkıp ofisine gitmeye hazırdı.
Oysa her yeni gün bir önce günün tekrarıydı onun için. Gündüzleri ruhunu yaralayan akşamları unutmak için kendini işine veriyor, tüm ruhuyla tüm gücüyle durmaksızın çalışıyordu. Bu çalışma şekli yöneticileri tarafından büyük takdirle karşılanıyor ve her sene bir terfi ile ödüllendiriliyordu.
Akşamları ise işten geldikten sonra hastalıklı bir şekilde saatlerini sofrayı hazırlamak için harcıyordu. Saatler boyu sofrayı kocasının kusur bulamayacağı hale getirmek için büyük çaba sarfediyor, kocası geliyor, nazik ve ateşli bir şekilde karısını öpüyor ve sofraya oturuyordu. Bir kaç kadeh içtikten sonra o nazik adam gidiyor yerine bir canavar geliyordu.
Her akşam türlü bahaneler ile tartışma başlıyor, tartışmanın şiddeti alevlendikçe kadın olduğu yere siniyor, sindikçe adam daha da kabalaşıp kadına vurmaya başlıyordu. Gece önce dayak devamında tecavüz ve nihayetinde adamın af dileyen ağlamaları ile son buluyordu.
Kadın bu gidişe bir son demek gerektiğinin farkındaydı ama nedense eli kolu bağlı bir cehennemin içinde yaşıyor, kimseye bu olanlardan söz edip yardım isteyemiyordu. Utanıyor muydu, korkuyor muydu yoksa yıkıp yeniden inşaa etmeye gücümü yoktu yorgun ruhunun.
Bir kurtarıcı bekliyordu kadın. Bir el. Bir ses. Bir yardım isteği, bir destek..
Emindi ..Bir gün birinin eli ona uzanacak ve içinde yaşamak zorunda olmadığı bu cehennemden çekip kurtaracaktı. Başka bir hayata adım atması için, yüreğindeki gücü bulmasını sağlayacaktı..
Günün en çok bu saatini seviyordu. Sessiz, sakin, huzurlu ve sadece ona ait olan saatlerdi bunlar. Su ısıtıcısının düğmesine bastı, mutfak penceresini araladı. Temiz ve soğuk hava ciğerlerine dolarken, kolundaki morluğu farketti. Dün gece olmuş olmalıydı. Su ısıtıcısının "takk" diye çıkardığı ses ile kendine geldi. En sevdiği fincanına kahve koydu, üzerine sıcak su. Fincanını alıp eline, giyinme odasına doğru yol aldı.
Bugün önemli müşterileri ile toplantısı vardı. Siyah önden yırtmaçlı kalem bir etek, kolundaki morluğu kapatmak için uzun kollu dar kesim uçuk mavi bir gömlek geçirdi üzerine. Siyah ince çorabı bacaklarında da olan morlukları kapatıyordu. El çabukluğu ile makyajını tamamladı, saçlarını tarayıp eliyle havalandırdı, en sevdiği parfümü olan hyponese'u sıktı, kahvesinden bir yudum aldı ve aynaya zoraki bir gülücük attı.
Yeni bir gün başlıyordu yine. Başarılı, modern, eğitimli iş kadını rolünü oynamak için kıyafetlerini giymiş, savaş boyalarını sürmüş, yüzüne sahte ama kendinden emin gülümsemesini yerleştirmiş evden çıkıp ofisine gitmeye hazırdı.
Oysa her yeni gün bir önce günün tekrarıydı onun için. Gündüzleri ruhunu yaralayan akşamları unutmak için kendini işine veriyor, tüm ruhuyla tüm gücüyle durmaksızın çalışıyordu. Bu çalışma şekli yöneticileri tarafından büyük takdirle karşılanıyor ve her sene bir terfi ile ödüllendiriliyordu.
Akşamları ise işten geldikten sonra hastalıklı bir şekilde saatlerini sofrayı hazırlamak için harcıyordu. Saatler boyu sofrayı kocasının kusur bulamayacağı hale getirmek için büyük çaba sarfediyor, kocası geliyor, nazik ve ateşli bir şekilde karısını öpüyor ve sofraya oturuyordu. Bir kaç kadeh içtikten sonra o nazik adam gidiyor yerine bir canavar geliyordu.
Her akşam türlü bahaneler ile tartışma başlıyor, tartışmanın şiddeti alevlendikçe kadın olduğu yere siniyor, sindikçe adam daha da kabalaşıp kadına vurmaya başlıyordu. Gece önce dayak devamında tecavüz ve nihayetinde adamın af dileyen ağlamaları ile son buluyordu.
Kadın bu gidişe bir son demek gerektiğinin farkındaydı ama nedense eli kolu bağlı bir cehennemin içinde yaşıyor, kimseye bu olanlardan söz edip yardım isteyemiyordu. Utanıyor muydu, korkuyor muydu yoksa yıkıp yeniden inşaa etmeye gücümü yoktu yorgun ruhunun.
Bir kurtarıcı bekliyordu kadın. Bir el. Bir ses. Bir yardım isteği, bir destek..
Emindi ..Bir gün birinin eli ona uzanacak ve içinde yaşamak zorunda olmadığı bu cehennemden çekip kurtaracaktı. Başka bir hayata adım atması için, yüreğindeki gücü bulmasını sağlayacaktı..
7 Ocak 2012 Cumartesi
ARMUT
Değişik bir cumartesi gecesiydi. Ailenin herbir ferdi başka bir yerde..
Evin erkeği akşam yemeği sonrası briç oynamaya gitmişti arkadaşlarıyla.Biraz gönlü kırık...
" Ben bu akşam briç oynamaya gidebilir miyim hayatım?" dediğinde, eşinin naz yapacağını sanmış ama hatunun gözü kapalı bu teklife atladığını görünce bozulmuştu açıkçası.
Yemek yendi adam gitti.
Evin kadını bir arkadaşını çağırdı. "Hadi bize gel, gelirken de elin boş olmasın laflayalım yalnızım bu akşam" Misafir hanım elinde 4 kutu büyük light bira, patlaşmış mısır ve bir dolu çerezle birlikte uçarak geldi. Işıklar karartıldı, laptoptan bir müzik listesi hazırlandı ve sohbet koyulaştı.
Evin büyük kızı odasındaki masaya, çikolata cips çerez ve bilumum aburcubur doldurdu ve karşı apartmanda oturan kankasını çağırdı. Kardeşini de yanına aldı, müzik açıldı ve o odada da bir pijama partisi başladı..
Vakit gece yarısına geliyordu, önce karşı apartmandaki kanka evine gitti, çocular uyudu.
İki hatun arasındaki alkol kokulu ama sıcak ve samimi sohbet devam ediyordu. Nihayetinde o da son buldu, kız arkadaş evine gitti.
Evin kadını etrafı topladı, salonun camını açtı, mutfakta kasenin içinde duran ve oldukça iştah açıcı gözüken armutlardan bir tane aldı, kendini rahat koltuğa attı ve armudu dişlemeye başladı.
Yumuşak ve suluydu armut. Bir o kadar da tatlıydı ve oldukça rahat ısırılıyordu. Dişlerini her batırışında armuda, hoş kokusu ve tadını hissediyordu. Gevşedi, rahatladı, yüzüne bir tebessüm yerleşti.
Mutfağa gitti. Bir armut daha aldı. Armuda dişlerini her geçirdiğinde yüzüne bir tebessüm daha yerleşti.
"İşte" dedi, "hayata da dişlerimi böyle geçiriyorum. Hayat tatlı, hayat sulu ve yeşil.Aslında hayat yumuşak. İşin sırrı sana tutunma gücünü veren şeyi bulduktan sonra hayata dişlerini geçirmek"
İşte o zaman canı yanmıyor insanın"
Gökten 3 armut düşmüş, hepsi de dişlemeyi bilenlerin başına :)
Evin erkeği akşam yemeği sonrası briç oynamaya gitmişti arkadaşlarıyla.Biraz gönlü kırık...
" Ben bu akşam briç oynamaya gidebilir miyim hayatım?" dediğinde, eşinin naz yapacağını sanmış ama hatunun gözü kapalı bu teklife atladığını görünce bozulmuştu açıkçası.
Yemek yendi adam gitti.
Evin kadını bir arkadaşını çağırdı. "Hadi bize gel, gelirken de elin boş olmasın laflayalım yalnızım bu akşam" Misafir hanım elinde 4 kutu büyük light bira, patlaşmış mısır ve bir dolu çerezle birlikte uçarak geldi. Işıklar karartıldı, laptoptan bir müzik listesi hazırlandı ve sohbet koyulaştı.
Evin büyük kızı odasındaki masaya, çikolata cips çerez ve bilumum aburcubur doldurdu ve karşı apartmanda oturan kankasını çağırdı. Kardeşini de yanına aldı, müzik açıldı ve o odada da bir pijama partisi başladı..
Vakit gece yarısına geliyordu, önce karşı apartmandaki kanka evine gitti, çocular uyudu.
İki hatun arasındaki alkol kokulu ama sıcak ve samimi sohbet devam ediyordu. Nihayetinde o da son buldu, kız arkadaş evine gitti.
Evin kadını etrafı topladı, salonun camını açtı, mutfakta kasenin içinde duran ve oldukça iştah açıcı gözüken armutlardan bir tane aldı, kendini rahat koltuğa attı ve armudu dişlemeye başladı.
Yumuşak ve suluydu armut. Bir o kadar da tatlıydı ve oldukça rahat ısırılıyordu. Dişlerini her batırışında armuda, hoş kokusu ve tadını hissediyordu. Gevşedi, rahatladı, yüzüne bir tebessüm yerleşti.
Mutfağa gitti. Bir armut daha aldı. Armuda dişlerini her geçirdiğinde yüzüne bir tebessüm daha yerleşti.
"İşte" dedi, "hayata da dişlerimi böyle geçiriyorum. Hayat tatlı, hayat sulu ve yeşil.Aslında hayat yumuşak. İşin sırrı sana tutunma gücünü veren şeyi bulduktan sonra hayata dişlerini geçirmek"
İşte o zaman canı yanmıyor insanın"
Gökten 3 armut düşmüş, hepsi de dişlemeyi bilenlerin başına :)
1 Ocak 2012 Pazar
GÜNEŞSİZ EVLER
"Doktor girmeyen eve güneş girer diye öğrettiler bize okulda. Ama bizim evlerimize ne doktor ne güneş girdi" diye başladı cümleye.
Geniş omuzları, simsiyah saçları, buğday rengi teni, yeşil gözleri ve insanın içini delen kararlı bakışları vardı. Bakışlarının tersine kelimeler ağzından ürkek ve zorla çıkıyor gibiydi.
Devlet büyükleri ziyaret ederdi evimizi. Anamıza babamıza çocuklarınızı okula gönderin diye sıkı sıkı tembihlerlerdi. Ama bilirler miydi bizim köyden okula gitmek bir ömür yoldu. Bizim oraların kışı çetin olur. Hele kar yağdı mı kurtlar kuşlar bile kalmaz ortalıkta. Ama yine de tembihlerlerdi çocuklarınızı okula gönderin diye. Çocuk aklımla bunları düşünemezdim. Kızardım anneme babama okula göndermiyorlar beni diye. Nasıl olduysa ikna oldular birgün. O günü hiç unutmuyorum. Bisiklet alsalar o kadar sevinmezdim. Gerçi bizim oranın yollarında bisiklette kullanılmaz. Bir hayli zaman yürüyerek gittik okula, ayaklarımın ağrısını hala unutmam. Ama olsun, gidiyordum ya , herşeye değerdi!
Ben gofreti, şişede sütü, boya kalemlerini, telefonu, renkli kitapları ilk defa okula gittiğimde gördüm.
Gidip gelmek zor olurdu kışın okula. O yüzden yatılı kalmaya başladık. Öğretmenlerimizi ana baba bilirdik. Çok eğlenirdik.
Birgün okulun müdürü çağırdı beni yanına. Yüzü sıkıntılı alı al moru mor. Gözleri nemli. O anda anladım bizim oralarda birşey olmuştu. İnsan anasına ölümü yakışıtırır mı hiç? Yakıştıramadım.. Ama ölüm kendi yanına anamı yakıştırmıştı. Annen öldü dediler. Zaman durdu.
Doktor yoktu, şehire yetişemedi dediler. Dilim lal oldu.
İşte o an ant içtim kendi kanımı içer gibi. Güneş olup doğacak, doktor olup girecektim o evlere. O günden sonra çalıştım. Çalışmamak haramdı bana. Anam için çalıştım, kendi coğrafyamdaki insanlar için çalıştım. Çaresizliği yenmek için çalıştım. Dağlara çıkıp, isyan etmemek için çalıştım. Çorbada tuzum, duvarda bir tuğlam, dünyada bir izim olsun diye çalıştım.
Derecelerle bitirdim okulumu. Yurtdışına gittim. Gitti gelmez dediler. Arkamdan güldüler. Ama işte şimdi burdayım. Bildiklerimi paylaşmaya, öğrendiklerimi öğretmeye, yaraları sarmaya, güneş olup doğmaya geldim. Benim gibi birsürü güneşin doğabileceğini kanıtlamaya, onlara örnek olmaya geldim....
İşte benim hikayem dedi genç ve başarılı doktor.
Gazeteci kadın gözleri nemli teybin tuşuna bastı. Kayıt durmuştu.
Kendi okul yıllarını hatırladı. Utandı...
Geniş omuzları, simsiyah saçları, buğday rengi teni, yeşil gözleri ve insanın içini delen kararlı bakışları vardı. Bakışlarının tersine kelimeler ağzından ürkek ve zorla çıkıyor gibiydi.
Devlet büyükleri ziyaret ederdi evimizi. Anamıza babamıza çocuklarınızı okula gönderin diye sıkı sıkı tembihlerlerdi. Ama bilirler miydi bizim köyden okula gitmek bir ömür yoldu. Bizim oraların kışı çetin olur. Hele kar yağdı mı kurtlar kuşlar bile kalmaz ortalıkta. Ama yine de tembihlerlerdi çocuklarınızı okula gönderin diye. Çocuk aklımla bunları düşünemezdim. Kızardım anneme babama okula göndermiyorlar beni diye. Nasıl olduysa ikna oldular birgün. O günü hiç unutmuyorum. Bisiklet alsalar o kadar sevinmezdim. Gerçi bizim oranın yollarında bisiklette kullanılmaz. Bir hayli zaman yürüyerek gittik okula, ayaklarımın ağrısını hala unutmam. Ama olsun, gidiyordum ya , herşeye değerdi!
Ben gofreti, şişede sütü, boya kalemlerini, telefonu, renkli kitapları ilk defa okula gittiğimde gördüm.
Gidip gelmek zor olurdu kışın okula. O yüzden yatılı kalmaya başladık. Öğretmenlerimizi ana baba bilirdik. Çok eğlenirdik.
Birgün okulun müdürü çağırdı beni yanına. Yüzü sıkıntılı alı al moru mor. Gözleri nemli. O anda anladım bizim oralarda birşey olmuştu. İnsan anasına ölümü yakışıtırır mı hiç? Yakıştıramadım.. Ama ölüm kendi yanına anamı yakıştırmıştı. Annen öldü dediler. Zaman durdu.
Doktor yoktu, şehire yetişemedi dediler. Dilim lal oldu.
İşte o an ant içtim kendi kanımı içer gibi. Güneş olup doğacak, doktor olup girecektim o evlere. O günden sonra çalıştım. Çalışmamak haramdı bana. Anam için çalıştım, kendi coğrafyamdaki insanlar için çalıştım. Çaresizliği yenmek için çalıştım. Dağlara çıkıp, isyan etmemek için çalıştım. Çorbada tuzum, duvarda bir tuğlam, dünyada bir izim olsun diye çalıştım.
Derecelerle bitirdim okulumu. Yurtdışına gittim. Gitti gelmez dediler. Arkamdan güldüler. Ama işte şimdi burdayım. Bildiklerimi paylaşmaya, öğrendiklerimi öğretmeye, yaraları sarmaya, güneş olup doğmaya geldim. Benim gibi birsürü güneşin doğabileceğini kanıtlamaya, onlara örnek olmaya geldim....
İşte benim hikayem dedi genç ve başarılı doktor.
Gazeteci kadın gözleri nemli teybin tuşuna bastı. Kayıt durmuştu.
Kendi okul yıllarını hatırladı. Utandı...
27 Aralık 2011 Salı
BANA ÖYLE BAKMA
Lise yıllarındaydı..Arkadaşları biriyle tanıştırmak istediler onu.
Hepsinin sevgilisi vardı , onun da olmalıydı. Grupta eksiklik kabul edilemezdi.
Bir hafta sonu tanıştırıldılar. Aralarındakinin ne olduğunun kendileri bile farkında değildi ama gün bittiğinde ikisi de birbirini düşünmeden yapamıyordu.
Liseli sakin sessiz kızın yüreği kuş olmuş kanatlanıp çoktan başka diyarlara göç etmişti bile. Bir telefon bekliyordu, bir işaret. Gelmedikçe kahroluyordu.
Sonunda beklenen telefon geldi. " Haftaya görüşelim mi" diyordu karşıdaki ses.
Her buluşma ayrı bir heyecan, her karşılaşma farklı bir zaman olarak devam etti aylarca. Gün geçti daha da çok sevdi kız. Aylar geçti daha da aşık oldu oğlan. Zaman zamanı kovaladı Ne gelecek telaşı, ne girilecek sınavlar, ne yapılacak dereceler umurlarında değildi. Ta ki içlerinden biri şehir dışında başka bir üniversiteyi kazanana kadar.
Sıkıntılıydı çocuk, bu işin bu kadar mesafeyi kaldırmayacağını biliyordu. Bitirmeye karar verdi. Ne kendi canını ne de sevgilisinin canını daha fazla yakmayacak kimseyi böyle bir mesafeye mecbur etmeyecekti. Bitti...
Günlerce içi acıdı kızın. Günlerce ağladı. Her sabah uyandığında içinden aynı ismi sayıkladı.
Günbegün zaman herşeyi götürdüğü gibi kızın acılarını da külledi. Ama düşündükçe sevgilisini, hep içi titredi. İçini yakan kırk mumdan otuzdokuzu söndü belki zamanla ama bir tanesinin ateşi hep ince ince yaktı yüreğini.
Yıllar yılları kovaladı, başka hayatlar, başka aşklar başka acılar gördü iki eski ve deli aşık. Birbirinden habersiz aynı şehrin havasını soludu, aynı güneşe bakarak başka başka hayaller kurdu. Yeniden aşık oldu, yeniden terk etti.
Ve birgün hayat onların yollarını tekrar kesiştirdi..Sanki onca zaman geçmemiş , bu aşk hiç bitmemişti. Bıraktıkları yerde duruyordu herşey..Birbirlerine her baktıklarında hala içleri titriyor, birbirlerinin gözlerinde sözlerinde eriyip gidiyorlardı. Ama yıllar girmişti birkez aralarına, başka hayatlar, sevda sandıkları başka sevdalar, dönülemez yollar.
Öyle bakıyordu ki adam kadına, kadın adamın bakışlarında kayboluyordu. Öyle seviyordu ki kadın adamı bu sevginin ateşi ikisini de yakıyordu.
Ama yıllar girmişti birkez aralarına, başka hayatlar, sevda sandıkları başka sevdalar, dönülemez yollar.
Bu aşk bir kez daha yarım kalmaya mahkumdu...
Hepsinin sevgilisi vardı , onun da olmalıydı. Grupta eksiklik kabul edilemezdi.
Bir hafta sonu tanıştırıldılar. Aralarındakinin ne olduğunun kendileri bile farkında değildi ama gün bittiğinde ikisi de birbirini düşünmeden yapamıyordu.
Liseli sakin sessiz kızın yüreği kuş olmuş kanatlanıp çoktan başka diyarlara göç etmişti bile. Bir telefon bekliyordu, bir işaret. Gelmedikçe kahroluyordu.
Sonunda beklenen telefon geldi. " Haftaya görüşelim mi" diyordu karşıdaki ses.
Her buluşma ayrı bir heyecan, her karşılaşma farklı bir zaman olarak devam etti aylarca. Gün geçti daha da çok sevdi kız. Aylar geçti daha da aşık oldu oğlan. Zaman zamanı kovaladı Ne gelecek telaşı, ne girilecek sınavlar, ne yapılacak dereceler umurlarında değildi. Ta ki içlerinden biri şehir dışında başka bir üniversiteyi kazanana kadar.
Sıkıntılıydı çocuk, bu işin bu kadar mesafeyi kaldırmayacağını biliyordu. Bitirmeye karar verdi. Ne kendi canını ne de sevgilisinin canını daha fazla yakmayacak kimseyi böyle bir mesafeye mecbur etmeyecekti. Bitti...
Günlerce içi acıdı kızın. Günlerce ağladı. Her sabah uyandığında içinden aynı ismi sayıkladı.
Günbegün zaman herşeyi götürdüğü gibi kızın acılarını da külledi. Ama düşündükçe sevgilisini, hep içi titredi. İçini yakan kırk mumdan otuzdokuzu söndü belki zamanla ama bir tanesinin ateşi hep ince ince yaktı yüreğini.
Yıllar yılları kovaladı, başka hayatlar, başka aşklar başka acılar gördü iki eski ve deli aşık. Birbirinden habersiz aynı şehrin havasını soludu, aynı güneşe bakarak başka başka hayaller kurdu. Yeniden aşık oldu, yeniden terk etti.
Ve birgün hayat onların yollarını tekrar kesiştirdi..Sanki onca zaman geçmemiş , bu aşk hiç bitmemişti. Bıraktıkları yerde duruyordu herşey..Birbirlerine her baktıklarında hala içleri titriyor, birbirlerinin gözlerinde sözlerinde eriyip gidiyorlardı. Ama yıllar girmişti birkez aralarına, başka hayatlar, sevda sandıkları başka sevdalar, dönülemez yollar.
Öyle bakıyordu ki adam kadına, kadın adamın bakışlarında kayboluyordu. Öyle seviyordu ki kadın adamı bu sevginin ateşi ikisini de yakıyordu.
Ama yıllar girmişti birkez aralarına, başka hayatlar, sevda sandıkları başka sevdalar, dönülemez yollar.
Bu aşk bir kez daha yarım kalmaya mahkumdu...
23 Aralık 2009 Çarşamba
CANIMIN CANI

"Canımın canı gidiyor! " diye bağırıyordu kadın yolun ortasında.
Hava buz gibi, trafik karman çorman, araba sesleri birbirine girmişti.
" Açın yolu, canımın canı gidiyor!"diye feyat etmekteydi kadın.
Çıplak ayaklarında rengi solmuş ev terlikleri vardı. Belli ki üstünde ne var ise öylece çıkmıştı canının canına bekçilik etmeye.
Ambulans iç kıyıcı bir sesle , arabaların gürültüsünü bastırmaktaydı.
Çaresizce arabaların camlarına vuruyordu kadın.
"Açın yolu, allah aşkına açın yolu!"
Trafik polisleri ışığı, yayayı bırakmış arabaların yolu açmasını sağlamaya çalışıyordu.
Ambulans çığlık çığlık bağırıyordu.
İnsanlar işlerine yetişmeye çalışıyorlar, araçlar birbirine girmiş ve trafiği kitlemişti.
Ambulans şöförünün yüzünde alışılmış bir çaresizlik vardı. Ne de olsa hergün yaşıyordu aynı sahneleri.
Kadın feryad ediyordu
" Canımın canı gidiyor, canımın canı gidiyor!"
Bir türlü yol açılmıyordu...
11 Aralık 2009 Cuma
GERİYE NE KALDI?
Berna 30'lu yaşların başında güzel sayılabilecek bir kadındı. 2 tane kızı, iyi bir evliliği , her ne kadar pek memnun olmasa da iyi sayılabilecek bir işi vardı.
Sosyal bir kadındı Berna. Bol bol kitap okur, film seyreder, konser ve tiyatroya gitmeye bayılır, iş çıkışları arkadaşları ile sık sık buluşurdu.
Hem çocukları, hem arkadaşları, hem de kocası ile başbaşa vakit geçirebileceği özel anlar yaratmakta çok becerikliydi ve sık sık evli arkadaşlarına bu konu ile ilgili tavsiyeler verirdi.
O'na göre, her kadın çocukları ve kocası haricinde kendine özel bir hayat yaratmalı idi. Çocukları ve kocası dışında konuşabileceği konuları olmalıydı kadınların. Bunun yolu da sosyal ve kültürel faaliyetlerden geçiyordu.
Ayrıca kocası ile başbaşa da kalabilmeliydi bir kadın. İyi iletişim, iyi bir evlilik demekti ve çocukların ruhsal gelişimi açısından anne baba arasındaki etkileşim çok önemliydi.
Berna arkadaşları ile buluştuğu zamanlarda çocukları ya anneanelerine bırakır, ya da evde onlara bakacak birini ayarlardı. Çocuklar uyumadan evde olmaya gayret gösterirdi. Bu yüzden bazen sohbetleri yarıda bırakıp kalktığı bile oluyordu. Etrafındaki arkadaşlarının çoğunun çocukları yoktu. Zaman zaman Berna'yı anlamakta güçlük çekseler bile, o kısa vakitler hepsine çok iyi geliyordu.
Arkadaşları ile buluşacağı ve kız kıza bir iki saat vakit geçirecekleri bir gün, Berna içinde tarif edilemez bir sıkıntı hissetti. Bir taraftan arkadaşları ile buluşmak istiyor öte taraftan aklı çocuklarında kalıyordu. İki yerde birden aynı anda olmayı o kadar çok istedi ki o an, içinin sıkıntısı iki kat daha arttı.
"Bir bahane bulsam ve kızlar ile buluşmasam bu akşam" diye düşündü. "Ama yok yok "dedi içindeki diğer ses. "Bu akşam buluşamassak kimbilir kaç hafta sonra görüşeceğiz anlatacak çok şey birikti."
En sonunda kızlar ile buluşmaya karar verdi Berna. O akşamdan sonra ne zaman arkadaşları ile buluşsa hep bir yanı evde, bir yanı arkadaşlarında idi. Bir taraftan "Şu anda çocuklarımla olmalıyım, ben çalışan bir anneyim onlarla vakit geçirmem gerekiyor" diye düşünürken diğer taraftan " Kendime vakit ayırmaz isem ben bu dünyada boğulurum, biraz nefes almalıyım" diye içi içini kemirirdi hep.
Yine rutin bir kızlar buluşmasında kızlardan biri "Bu akşam çocuklardan ve kocalardan konuşmak yok" dedi.
Berna gayri ihtiyari " Eee geriye ne kaldı ki?" diye cevap verdi. Herkes bu cevaba gülüştü hatta bekar arkadaşlarından biri " Gördünüz mü? Kendinize ait bir hayatınız bile yok " diye dalga geçti. Berna kahkaha ile karşılık verdi arkadaşına. Güzel bir geceydi , sonunda Berna koşarak evin yolunu tuttu. İçindeki o tanıdık sıkıntıyla beraber , bir an önce evde olabilmek için sokakta adeta koşar adım yürüyordu.
" Güzel bir geceydi" diye düşündü , " Ama keşke çocuklarımla olsaydım, acaba ödevler bitmiş midir? Acaba karınları tok mudur? Acaba kocamı çok yormuşlar mıdır?" düşünceleri içinde eve girdi Berna. Evde herşey yolunda idi. Çocuklar derslerini bitirmiş ve çoktan uykunun sıcak kollarına bırakmışlardı minik bedenlerini.
Onlar uyumadan eve gelemedi diye için için rahatsız olsa da bu rahatsızlığı pek kafasına takmadan sırt üstü yatağa uzandı ve birden zihninde arkadaşları ile yaptığı konuşma dönmeye başladı.
" Bu gece çocuklardan ve kocalardan konuşmak yok!"
-" Eeee, geriye ne kaldı?
KENDİ İÇİN BİRŞEYLER YAPARKEN SUÇLULUK DUYGUSU İLE YAPTIĞINDAN KEYİF ALAMAYAN ANNELERE İTHAF EDİLMİŞTİR...
Sosyal bir kadındı Berna. Bol bol kitap okur, film seyreder, konser ve tiyatroya gitmeye bayılır, iş çıkışları arkadaşları ile sık sık buluşurdu.
Hem çocukları, hem arkadaşları, hem de kocası ile başbaşa vakit geçirebileceği özel anlar yaratmakta çok becerikliydi ve sık sık evli arkadaşlarına bu konu ile ilgili tavsiyeler verirdi.
O'na göre, her kadın çocukları ve kocası haricinde kendine özel bir hayat yaratmalı idi. Çocukları ve kocası dışında konuşabileceği konuları olmalıydı kadınların. Bunun yolu da sosyal ve kültürel faaliyetlerden geçiyordu.
Ayrıca kocası ile başbaşa da kalabilmeliydi bir kadın. İyi iletişim, iyi bir evlilik demekti ve çocukların ruhsal gelişimi açısından anne baba arasındaki etkileşim çok önemliydi.
Berna arkadaşları ile buluştuğu zamanlarda çocukları ya anneanelerine bırakır, ya da evde onlara bakacak birini ayarlardı. Çocuklar uyumadan evde olmaya gayret gösterirdi. Bu yüzden bazen sohbetleri yarıda bırakıp kalktığı bile oluyordu. Etrafındaki arkadaşlarının çoğunun çocukları yoktu. Zaman zaman Berna'yı anlamakta güçlük çekseler bile, o kısa vakitler hepsine çok iyi geliyordu.
Arkadaşları ile buluşacağı ve kız kıza bir iki saat vakit geçirecekleri bir gün, Berna içinde tarif edilemez bir sıkıntı hissetti. Bir taraftan arkadaşları ile buluşmak istiyor öte taraftan aklı çocuklarında kalıyordu. İki yerde birden aynı anda olmayı o kadar çok istedi ki o an, içinin sıkıntısı iki kat daha arttı.
"Bir bahane bulsam ve kızlar ile buluşmasam bu akşam" diye düşündü. "Ama yok yok "dedi içindeki diğer ses. "Bu akşam buluşamassak kimbilir kaç hafta sonra görüşeceğiz anlatacak çok şey birikti."
En sonunda kızlar ile buluşmaya karar verdi Berna. O akşamdan sonra ne zaman arkadaşları ile buluşsa hep bir yanı evde, bir yanı arkadaşlarında idi. Bir taraftan "Şu anda çocuklarımla olmalıyım, ben çalışan bir anneyim onlarla vakit geçirmem gerekiyor" diye düşünürken diğer taraftan " Kendime vakit ayırmaz isem ben bu dünyada boğulurum, biraz nefes almalıyım" diye içi içini kemirirdi hep.
Yine rutin bir kızlar buluşmasında kızlardan biri "Bu akşam çocuklardan ve kocalardan konuşmak yok" dedi.
Berna gayri ihtiyari " Eee geriye ne kaldı ki?" diye cevap verdi. Herkes bu cevaba gülüştü hatta bekar arkadaşlarından biri " Gördünüz mü? Kendinize ait bir hayatınız bile yok " diye dalga geçti. Berna kahkaha ile karşılık verdi arkadaşına. Güzel bir geceydi , sonunda Berna koşarak evin yolunu tuttu. İçindeki o tanıdık sıkıntıyla beraber , bir an önce evde olabilmek için sokakta adeta koşar adım yürüyordu.
" Güzel bir geceydi" diye düşündü , " Ama keşke çocuklarımla olsaydım, acaba ödevler bitmiş midir? Acaba karınları tok mudur? Acaba kocamı çok yormuşlar mıdır?" düşünceleri içinde eve girdi Berna. Evde herşey yolunda idi. Çocuklar derslerini bitirmiş ve çoktan uykunun sıcak kollarına bırakmışlardı minik bedenlerini.
Onlar uyumadan eve gelemedi diye için için rahatsız olsa da bu rahatsızlığı pek kafasına takmadan sırt üstü yatağa uzandı ve birden zihninde arkadaşları ile yaptığı konuşma dönmeye başladı.
" Bu gece çocuklardan ve kocalardan konuşmak yok!"
-" Eeee, geriye ne kaldı?
KENDİ İÇİN BİRŞEYLER YAPARKEN SUÇLULUK DUYGUSU İLE YAPTIĞINDAN KEYİF ALAMAYAN ANNELERE İTHAF EDİLMİŞTİR...
25 Kasım 2009 Çarşamba
ÖĞRETMENLER GÜNÜ VE GÜLNİHAL'İN MOR MENEKŞELERİ

Çok uzun yıllar önce öğretmenler gününün velilerin gövde gösterisine dönüşmediği zamanlarda kutlanan sevgi dolu öğretmenler günleri varmış.
O zamanlarda veliler öğretmene hangi takı setini alsak diye kara kara düşünmezlermiş Öğretmenler ise Ayşe niye bana hediye getirmedi diye dertlenmezmiş hiç. Bahçeden kopartılmış bir çiçek, minicik eller ile yazılmış şiirler öğretmenlere yeterli olur , Ahmet'in velisi Ali'nin velisinin öğretmene ne hediye getirdiği ile pek ilgilenmezmiş. Sınıfta para toplanıp da hediye alındığı zaman parası olmayıp da para veremeyenlerin de adı yazılırmış hediyenin üstüne.
Minik Gülnihal'in ailesinin maddi durumu pek iyi değilmiş o yıllarda. Annesi çiçek yetiştirmeye özellikle de menekşelere çok meraklıymış. Her öğretmenler gününde kızı okula eli boş gitmesin diye gözü gibi baktığı mor menekşelerden bir tanesini allar pullar öğretmene gönderirmiş hediye olarak. Gülnihal'in öğretmeni de oyalı yazmalara çok meraklı imiş. Öğretmenin bu merakını iyi bilen Gülnihal'in annesi mor menekşelerin yanına bir de oyalı yazma koyuverirmiş her seferinde.
Minik Gülnihal, oyalı yazmayı çok değerli bir hediye olarak görürken mor menekşeleri niye götürdüğüne bir anlam veremezmiş. Nasılsa öğretmeni çiçeğe bakamayacak ve bir iki hafta içinde çiçek ölecek diye düşünürmüş.
Gülnihal'in öğretmeni her öğrencisine aynı sevgi ve sıcaklığı gösterip hediyeleri bir bir içtenlikle kabul edermiş kutlanan her öğretmenler gününde.İlerleyen günlerde ise herkesin getirdiği hediyeleri kullanarak hediyeleri getiren öğrencilerini sevindirmeye çalışırmış. Gülnihal getirdiği yazmayı öğretmeninin boynunda her gördüğünde içi içine sığmaz çok sevinir, bir taraftan da mor menekşelerin akibetini düşünürmüş.
Minik Gülnihal 5 sene boyunca her öğretmenler gününde 1 oyalı yazma ve 1 mor menekşe götürmüş öğretmenine. Yıllar yılları kovalamış, Gülnihal ile İlhan Öğretmen bir alışveriş merkezinde karşılaşmışlar. Adresler, telefonlar alınmış; öğretmene ziyaret sözleri verilmiş.
Birgün verilen sözü tutma zamanının geldiğine karar vermiş Gülnihal. Elinde bir demet çiçek ile çalıvermiş öğretmeninin kapısını.
Yıllar öncesinin sevgisi ve sıcaklığı ile karşılamış İlhan Öğretmen eski öğrencisini.
Salona buyur etmiş. Salonun önündeki kocaman balkonda duran yüzlerce çiçek çekmiş Gülnihal'in dikkatini. Öğretmeninin mutfağa gitmesini fırsat bilerek çiçek bahçesini andıran balkona çıkmış Gülnihal.
Çeşit çeşit çiçeğe ev sahipliği yapan her saksının altında bir isim, bir tarih ve bir numara yazılı imiş.
Gülnihal Dermanlı / 1-C / 49 / 1989 - Gülnihal Dermanlı / 2-C / 49 / 1990 diye sıralı beş tane mor menekşeye ilişmiş gözü. Öğretmenim bu çiçekleri atar dediği çocukluk günleri gelmiş aklına, bir de şimdi kutlanan öğretmenler günleri...
Eski öğretmenlerimize sevgi ile...
1 Ekim 2009 Perşembe
İKİNCİ DEFA (4)
Haftalar, aylar hızla geçti. Minik bebeğin gelişi iyice yaklaşmıştı. Hormonların değişiminin de verdiği etkiden dolayı kadının bütün psikolojisi alt üst olmuştu. Kafası karmakarışıktı. Birgün çok mutlu , hayat dolu bir başka gün ise karamsar ve korku içinde idi. Korkularını kimse ile paylaşamıyor, eşine bile bu hissettiklerini anlatamıyordu. Birgün bir yakını ile konuşurken ansızın gözyaşlarına boğuldu ve içindekileri birer birer kusmaya başladı.
"- Korkuyorum " dedi kadın.
"-İncinmekten, incitmekten korkuyorum. Bebeğimi sevememekten korkuyorum. Küçük kızımın üzülmesinden, kendini kötü hissetmesinden korkuyorum. Ben kızımla beraber büyüdüm sayılır. Onunla o kadar çok şey yaşadım, o kadar çok zorluk çektim ki şimdi ona verdiğim sevginin aynısını doğacak bebeğime verememekten korkuyorum. Herkese haksızlık yapmaktan korkuyorum " dedi.
Bir taraftan da öyle heyecanlıydı ki. Bebeğinin eşyalarını alıyor, tek tek yıkayıp ütülüyor, odasını düzenliyordu. Karnını okşayarak ninniler söylüyor, bebeği ile konuşuyor, onun o karanfil kokusunu yüreğinde hissediyordu.
Ne zaman ninni söylemeye başlasa minik bebeği karnında hareket ediyor ve sanki annesine ben burdayım seni duyuyorum diyordu.
Hamileliğin son günleri idi artık. Kadının endişeli bekleyişi yerini , heyecan ve sabırsızlığa bırakmıştı.
Beklenen büyük gün gelip çattı. Eşyalar hazırlandı ve ailece hastanenin yolu tutuldu.
Kadın kocasına ve kızına sevgiyle sarıldı. İkisini de birdaha hiç görmeyecekmiş gibi öptü ameliyathaneye giderken.
" - Ters birşey olursa ve ben buraya dönmez isem her iki kızımda sana emanet" dedi kadın kocasına.
Kadının sözlerinin altında yatan endişeyi hissetmişti adam. Ne de olsa kendinden iyi tanıyordu karısını.
" - Merak etme hiçbirşey olmayacak. Kızım ve ben , ailemizin yeni üyesini getirmen için burada bekliyor olacağız ve sen minik kızımızla geri geleceksin. Ama olur da birşeyler ters giderse her iki kızımıza da gözüm gibi bakacağım, söz veriyorum!" dedi adam karısına.
Kadın sedyede ameliyathaneye götürülürken, "ikinci defa anne oluyorum" dedi içinden. Bu muhteşem bir duyguydu. Ameliyat masasında, acaba eşim de "ikinci defa baba oluyorum " diye hissediyor mudur diye düşündü. Bu oldukça iddialı bir istekti ve bunun farkında idi. Ama tüm inancı ile bunun gerçek olması için dua ediyordu.
Gözkapaklarını açmaya çalıştığında odasında olduğunu farketti. Karnında inanılmaz bir acı hissediyordu. Eşi ve kızı yanıbaşında el ele tutuşmuş ayılmasını bekliyordu. Gözlerini araladı ve " Bebeğim" dedi. - " Bebeğim iyi mi?"
-" Herşey yolunda" dedi adam şevkatli ve sevinçli bir sesle. " Bebeğimiz çok iyi, birazdan getirirler"
Odanın kapısı açıldı ve odaya bir karanfil kokusu yayıldı. Anne gözlerini açıp , yatağından doğrulamasa da bebeğini kokusundan tanımıştı. Yavaşça kollarının arasına aldı minik bebeği. Bu büyülü anın sonsuza dek sürmesini istiyor ve bebeğine baktıkça içinin eridiğini hissediyordu. Daha önce kızı doğduğunda da aynı şeyleri hissettiğini anımsadı. Demek ki var olan sevgi ikiye bölünmüyor, olan ikiye katlanıyordu. Annelik böyle birşeydi. Annesini şimdi çok daha iyi anlamıştı.
Eşine döndü "- Sen şimdi baba mı oldun? " dedi . " - Benim aşkım baba mı oldu?
- " Evet birtanem". dedi adam. " Evet, hem de ikinci defa baba oldum".
Zamanın durduğu andı. Kadının duaları kabul olmuştu. Eşinin ve kızının elini sıkıca tuttu, karanfil kokulu bebeğinin kokusunu içine çekti. Zaman mutlu olma zamanıydı artık.
Son...
"- Korkuyorum " dedi kadın.
"-İncinmekten, incitmekten korkuyorum. Bebeğimi sevememekten korkuyorum. Küçük kızımın üzülmesinden, kendini kötü hissetmesinden korkuyorum. Ben kızımla beraber büyüdüm sayılır. Onunla o kadar çok şey yaşadım, o kadar çok zorluk çektim ki şimdi ona verdiğim sevginin aynısını doğacak bebeğime verememekten korkuyorum. Herkese haksızlık yapmaktan korkuyorum " dedi.
Bir taraftan da öyle heyecanlıydı ki. Bebeğinin eşyalarını alıyor, tek tek yıkayıp ütülüyor, odasını düzenliyordu. Karnını okşayarak ninniler söylüyor, bebeği ile konuşuyor, onun o karanfil kokusunu yüreğinde hissediyordu.
Ne zaman ninni söylemeye başlasa minik bebeği karnında hareket ediyor ve sanki annesine ben burdayım seni duyuyorum diyordu.
Hamileliğin son günleri idi artık. Kadının endişeli bekleyişi yerini , heyecan ve sabırsızlığa bırakmıştı.
Beklenen büyük gün gelip çattı. Eşyalar hazırlandı ve ailece hastanenin yolu tutuldu.
Kadın kocasına ve kızına sevgiyle sarıldı. İkisini de birdaha hiç görmeyecekmiş gibi öptü ameliyathaneye giderken.
" - Ters birşey olursa ve ben buraya dönmez isem her iki kızımda sana emanet" dedi kadın kocasına.
Kadının sözlerinin altında yatan endişeyi hissetmişti adam. Ne de olsa kendinden iyi tanıyordu karısını.
" - Merak etme hiçbirşey olmayacak. Kızım ve ben , ailemizin yeni üyesini getirmen için burada bekliyor olacağız ve sen minik kızımızla geri geleceksin. Ama olur da birşeyler ters giderse her iki kızımıza da gözüm gibi bakacağım, söz veriyorum!" dedi adam karısına.
Kadın sedyede ameliyathaneye götürülürken, "ikinci defa anne oluyorum" dedi içinden. Bu muhteşem bir duyguydu. Ameliyat masasında, acaba eşim de "ikinci defa baba oluyorum " diye hissediyor mudur diye düşündü. Bu oldukça iddialı bir istekti ve bunun farkında idi. Ama tüm inancı ile bunun gerçek olması için dua ediyordu.
Gözkapaklarını açmaya çalıştığında odasında olduğunu farketti. Karnında inanılmaz bir acı hissediyordu. Eşi ve kızı yanıbaşında el ele tutuşmuş ayılmasını bekliyordu. Gözlerini araladı ve " Bebeğim" dedi. - " Bebeğim iyi mi?"
-" Herşey yolunda" dedi adam şevkatli ve sevinçli bir sesle. " Bebeğimiz çok iyi, birazdan getirirler"
Odanın kapısı açıldı ve odaya bir karanfil kokusu yayıldı. Anne gözlerini açıp , yatağından doğrulamasa da bebeğini kokusundan tanımıştı. Yavaşça kollarının arasına aldı minik bebeği. Bu büyülü anın sonsuza dek sürmesini istiyor ve bebeğine baktıkça içinin eridiğini hissediyordu. Daha önce kızı doğduğunda da aynı şeyleri hissettiğini anımsadı. Demek ki var olan sevgi ikiye bölünmüyor, olan ikiye katlanıyordu. Annelik böyle birşeydi. Annesini şimdi çok daha iyi anlamıştı.
Eşine döndü "- Sen şimdi baba mı oldun? " dedi . " - Benim aşkım baba mı oldu?
- " Evet birtanem". dedi adam. " Evet, hem de ikinci defa baba oldum".
Zamanın durduğu andı. Kadının duaları kabul olmuştu. Eşinin ve kızının elini sıkıca tuttu, karanfil kokulu bebeğinin kokusunu içine çekti. Zaman mutlu olma zamanıydı artık.
Son...
30 Eylül 2009 Çarşamba
İKİNCİ DEFA (3)
Birden işyerinde olduğunu hatırladı. Küvetin kenarından kalktı , elini yüzünü yıkadı. Aynada gördüğü endişeli yüz onu uzun bir süre yanlız bırakmayacaktı.
Yeni bebek haberi tüm ailede sevinçle karşılanmıştı. Minik bebek annesinin karnında hergeçen gün biraz daha büyüyordu. Annesinin ona olan sevgisi ve gelecek hakkında ki endişeleri de öyle..
Kızını öyle çok seviyordu ki , bu sevgiyi ikiye bölebilecek miydi ? Minik bebeğini , kızını sevdiği kadar çok sevebilecek miydi acaba? Hem yeni gelecek olan bebeğe , hem de kızına haksızlık yapmaktan, onları incitmekten ölesiye korkuyor bu düşünceler onu yiyip bitiriyordu. Tüm bu düşüncelerin ortasındayken bir yaz akşamı küçük ama akıllı kız annesinin kendine bile itiraf etmekten çekindiği o soruyu çocuk masumluğu ile annesine soruverdi.
- Anne, ben kardeşimden önce doğdum. Kardeşim babamın gerçek çocuğu ama ben değilim biliyorum. Kardeşim gelince babam beni daha mı az sever?
Ve minicik gözlerinden inci tanesi yaşalar dökülmeye başladı. Annesinin yüreğini delen ikinci cümle arkadan geldi
- Anne, kardeşim doğunca ben fazla olacağım aranızda. Beni göndericek misin? Anne korkuyorum! Beni diğer babama gönderme!
Kadın, canından çok sevdiği kızının da içinde büyük fırtınalar koptuğunun farkına vardı. Minicik ruhu ne kadar büyük dertler ile uğraşıyordu böyle. Kızını kollarının arasına aldı , sıkıca sarıldı.
- Sen bizim biriciğimiz, ilk göz ağrımızsın. Minik bebeğimizin ablasısın. Önemli olan kim sayesinde doğduğun değil; sana kimin baktığı, sana kimin sevgi gösterdiği ve seni kimin yetiştirdiğidir. Sen babanın gerçek çocuğusun. Çünkü o seni çok seviyor ve senin için büyük emek veriyor. Bir çocuğun yetişmesinde emeği ve payı varsa o insanlar gerçek anne ve babadır. Bunu aklından sakın çıkarma. Büyüdükçe bunu çok daha iyi anlayacaksın. Bu konuyu ve endişelerini onunla da paylaşabilirsin. Sen hep bizimle kalacak ve asla bir yere gitmeyeceksin. Biz bir aileyiz ve hep öyle kalacağız. Sen diğer babanı görmek isteyene kadar, seni onunla karşılaştırmayacağım. Sakın korkma. Zaten nerde olduğunu ve ona nasıl ulaşabileceğimi de bilmiyorum. Sana daha önce de anlattığım gibi, sen daha küçücük bir bebek iken biz ayrıldık ve birdaha birbirimizi hiç görmedik. Biraz daha büyüyünce olanları sana daha rahat açıklayabileceğim ve sende daha iyi anlayacaksın.
Deniz mavisi gözlerini yumdu çocuk. Annesinin anlatıkları onu rahatlatmıştı. Yüzünde tatlı bir tebessümle uykuya daldı.
Devam edecek...
Yeni bebek haberi tüm ailede sevinçle karşılanmıştı. Minik bebek annesinin karnında hergeçen gün biraz daha büyüyordu. Annesinin ona olan sevgisi ve gelecek hakkında ki endişeleri de öyle..
Kızını öyle çok seviyordu ki , bu sevgiyi ikiye bölebilecek miydi ? Minik bebeğini , kızını sevdiği kadar çok sevebilecek miydi acaba? Hem yeni gelecek olan bebeğe , hem de kızına haksızlık yapmaktan, onları incitmekten ölesiye korkuyor bu düşünceler onu yiyip bitiriyordu. Tüm bu düşüncelerin ortasındayken bir yaz akşamı küçük ama akıllı kız annesinin kendine bile itiraf etmekten çekindiği o soruyu çocuk masumluğu ile annesine soruverdi.
- Anne, ben kardeşimden önce doğdum. Kardeşim babamın gerçek çocuğu ama ben değilim biliyorum. Kardeşim gelince babam beni daha mı az sever?
Ve minicik gözlerinden inci tanesi yaşalar dökülmeye başladı. Annesinin yüreğini delen ikinci cümle arkadan geldi
- Anne, kardeşim doğunca ben fazla olacağım aranızda. Beni göndericek misin? Anne korkuyorum! Beni diğer babama gönderme!
Kadın, canından çok sevdiği kızının da içinde büyük fırtınalar koptuğunun farkına vardı. Minicik ruhu ne kadar büyük dertler ile uğraşıyordu böyle. Kızını kollarının arasına aldı , sıkıca sarıldı.
- Sen bizim biriciğimiz, ilk göz ağrımızsın. Minik bebeğimizin ablasısın. Önemli olan kim sayesinde doğduğun değil; sana kimin baktığı, sana kimin sevgi gösterdiği ve seni kimin yetiştirdiğidir. Sen babanın gerçek çocuğusun. Çünkü o seni çok seviyor ve senin için büyük emek veriyor. Bir çocuğun yetişmesinde emeği ve payı varsa o insanlar gerçek anne ve babadır. Bunu aklından sakın çıkarma. Büyüdükçe bunu çok daha iyi anlayacaksın. Bu konuyu ve endişelerini onunla da paylaşabilirsin. Sen hep bizimle kalacak ve asla bir yere gitmeyeceksin. Biz bir aileyiz ve hep öyle kalacağız. Sen diğer babanı görmek isteyene kadar, seni onunla karşılaştırmayacağım. Sakın korkma. Zaten nerde olduğunu ve ona nasıl ulaşabileceğimi de bilmiyorum. Sana daha önce de anlattığım gibi, sen daha küçücük bir bebek iken biz ayrıldık ve birdaha birbirimizi hiç görmedik. Biraz daha büyüyünce olanları sana daha rahat açıklayabileceğim ve sende daha iyi anlayacaksın.
Deniz mavisi gözlerini yumdu çocuk. Annesinin anlatıkları onu rahatlatmıştı. Yüzünde tatlı bir tebessümle uykuya daldı.
Devam edecek...
28 Eylül 2009 Pazartesi
İKİNCİ DEFA ( 2)
Kendide , bebeğide küçücüktü yeni hayatlarına başlarken. Deyim yerinde ise birlikte büyümüşlerdi. Yepyeni hayatlarına birlikte adım atmışlar, bir çok zorluğa birlikte katlanmışlardı. Taa ki, kadının karşısına hep beklediği hayat arkadaşı çıkana, çocuğuna babalık yapmaya başlayana kadar. Yeniden evlendiğinde kızının yaşı 3'ü biraz geçmişti. Herşey rüya gibi başlamış ve rüya gibi devam ediyordu. Kızı yeni babasını çok çabuk kabullenmiş, kabullenmekten de öte kalbinin en sevgi dolu yerine yerleştirmişti bile. Öyle içten baba diyordu ki, her duyanın gözleri doluyordu.Meğer ne kadar çok ihticayı vardı bu küçücük yüreğin baba demeye. Ağız dolusu baba diyor, yürek dolusu seviyor, öpücüklere boğuyordu yeni babasını. Babasının da ondan aşağı kalır yanı yoktu. Küçümenciğin ihtiyacı olan bütün şevkati veriyordu.
Kadın bulutların üstünde idi. İyi bir evliliği vardı. Aşık olduğu adam yanında idi. Aşık olduğu adam baba olmaya çok çabuk alışmıştı. Kadın mutluydu, çocuk mutluydu, adam mutluydu..
Şimdi ailelerine yeni bir üye daha katılacaktı. Acaba birşeyler değişecek miydi? Kadının aklına böyle bir cümle düşünce yüreği buz kesti. Elini şevkatle karnının üstüne koydu. Gözleri buğulandı. Kalbi bir başka deli atmaya başladı. Minik kızının yüzü geldi gözlerinin önüne. Masum, mutlu yüzü. Bu bebek bu mutluluğu gölgeler miydi acaba? Kafasını sağa sola sallayarak silkindi. Bu düşünceyi kafasından uzaklaştırmaya çalıştı. Hem böyle birşeyi düşünmekten kendini alıkoyamıyor hem de aklına böyle bir düşünce geldiği için kendinden utanıyor , karnındaki minicik bebeğine ihanet ettiğini düşünüyordu.
Devam edecek...
Kadın bulutların üstünde idi. İyi bir evliliği vardı. Aşık olduğu adam yanında idi. Aşık olduğu adam baba olmaya çok çabuk alışmıştı. Kadın mutluydu, çocuk mutluydu, adam mutluydu..
Şimdi ailelerine yeni bir üye daha katılacaktı. Acaba birşeyler değişecek miydi? Kadının aklına böyle bir cümle düşünce yüreği buz kesti. Elini şevkatle karnının üstüne koydu. Gözleri buğulandı. Kalbi bir başka deli atmaya başladı. Minik kızının yüzü geldi gözlerinin önüne. Masum, mutlu yüzü. Bu bebek bu mutluluğu gölgeler miydi acaba? Kafasını sağa sola sallayarak silkindi. Bu düşünceyi kafasından uzaklaştırmaya çalıştı. Hem böyle birşeyi düşünmekten kendini alıkoyamıyor hem de aklına böyle bir düşünce geldiği için kendinden utanıyor , karnındaki minicik bebeğine ihanet ettiğini düşünüyordu.
Devam edecek...
26 Eylül 2009 Cumartesi
İKİNCİ DEFA ( 1)
Kalbi hızla çarpıyordu. Acaba testin sonucu ne çıkacaktı? Bir kaç saniye sonra minik bir canlının daha dünyaya merhaba diyeceğinin habercisi olan o pembe çizgi beliriverdi.. Hamileydi..Kalbi atmaya , midesinde kelebekler uçuşmaya başlamıştı. Bu ilk tecrübesi değildi, bir kızı vardı 5 yaşında. Ama sanki ilkmiş gibi heyecanlanmıştı.
Küvetin kenarına oturdu. Biraz sakinleşmeye ihtiyacı vardı. Kafasının içinde binbirtürlü düşünce, sonu birtürlü gelmeyen cümleler dolanıyor, küçük küçük adamlar konuşuyordu. Heyecan, sevinç, korku, telaş, endişe ... Bütün duygular birbirine girmiş biri diğerinden birtürlü ayrılmıyordu.
Hamile olduğunu kocasına nasıl söylemeliydi acaba? Peki kızına bu durumu en doğru şekilde nasıl anlatacaktı? Acaba erken bir zaman mıydı bir çocuk sahibi daha olmak için? Doğru mu yapıyordu? Yoksa kimselere söylemeden bu hamileliğe bir son mu verseydi? Evet belki de en doğrusu buydu!
Bu ikinci evliliği idi. 5 yaşındaki kızına ilk evliliğine sahip olmuştu. Kızı onu annelik payesi ile taçlandırdıktan 6 ay sonra evliliğini bitirme kararı almış ve eski eşini birdaha hiç görmemişti.
Devam edecek..
Küvetin kenarına oturdu. Biraz sakinleşmeye ihtiyacı vardı. Kafasının içinde binbirtürlü düşünce, sonu birtürlü gelmeyen cümleler dolanıyor, küçük küçük adamlar konuşuyordu. Heyecan, sevinç, korku, telaş, endişe ... Bütün duygular birbirine girmiş biri diğerinden birtürlü ayrılmıyordu.
Hamile olduğunu kocasına nasıl söylemeliydi acaba? Peki kızına bu durumu en doğru şekilde nasıl anlatacaktı? Acaba erken bir zaman mıydı bir çocuk sahibi daha olmak için? Doğru mu yapıyordu? Yoksa kimselere söylemeden bu hamileliğe bir son mu verseydi? Evet belki de en doğrusu buydu!
Bu ikinci evliliği idi. 5 yaşındaki kızına ilk evliliğine sahip olmuştu. Kızı onu annelik payesi ile taçlandırdıktan 6 ay sonra evliliğini bitirme kararı almış ve eski eşini birdaha hiç görmemişti.
Devam edecek..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)