Bazen öyle insanlar girer ki hayatınıza, sırat köprüsü gibidirler. Onları geçtin mi cennette yerin hazır..
İstenilen şey cennetse bu yolda elbet bazı sınavlar olacaktır ve bu sırat köprüsü insanlar onlardan sadece biridir. Burada ki mühim mesele cennetin mi , insanların mı önemli olduğudur.
Açıkçası bu konuda kafam biraz karışık. "Sırat köprüsü insan" betimlemesini üzerine yapıştırıp yaşayan bir insan mantıken önemli olmasa gerek ama vesile olacağı şeye baktığınızda ziyadesiyle de önemli hatta el üstünde tutunası olmalı.
Bu iş iki bilinmeyenli denklem gibi ve benim matematikle aram heep kötü olmuştur..
İnsan her durumda bir başkasıdır. Arthur Rimbaud
Hürriyet
zihnimden geçenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zihnimden geçenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Nisan 2012 Cuma
19 Nisan 2012 Perşembe
HAYATI OKUMAK
Daha ilk öğretim yıllarında herşeyi problem olarak görmeye başlayan bizlerin, büyüdüğümüzde çözüm odaklı insanlar haline dönüşebileceğine inanmak bir kuşu dalgıç yapabileceğe inanmak gibi birşey..
Mini mini birlerden itibaren, havuz problemleri-yaş problemleri-hız problemleri-alışveriş problemleriyle başlayan problemli öğrenim hayatımız baştan herşeyi problem gibi görmeye koşullu yürüyen beyinler olmamızı sağlıyor. Bu problemleri çözmek için anlamaya da pek ihtiyaç yok.. Ezberle , nasılsa hepsi birbirinin aynı. Gir sınava çak 100'ü..Sonra? İlk olduğun genel sınavda dibi gör. Neden? Çünkü ezberledin..Neden? Çünkü ezberlediğin gibi sormadılar..Neden? Çünkü bir problemin bin farklı yöntemle soruluş şekli ve birden fazla çözüm yolu var ve sen bunları bilmiyordun. Ama sınavdan 100 almıştın, herşey yolundaydı, sen iyi bir öğrenciydin.
Ne büyük bir yanılsama!
Önce baştan şu konuların ismini değiştirmeli bence. Hatırlarım ki küçükken havuza gireceğim zaman havuz problemleri gelirdi aklıma.. Korkunç bir deneyim.. Başka isimler vermeli , hayatı problem olarak göstermek yerine çözümler yumağı haline getirmeli. Ezberi ortadan kaldırmanın yollarını bulmalı.
Yaşamayı sevdirmeli önce belkide. Kendimizi 100'lük insanlar gibi görmekten vazgeçmeyi öğretmeli.
Belki o zaman hayatın büyük sınavlarından birinde duvara toslamamızın hızı biraz daha yavaş olur.
Hayatı ezberlemeyi değil, hayatı okumayı öğretse okullar mesela. Bir insanı mutlu etmenin bir çok yolu olduğunu, ezberlenmiş yöntemlerin çoğu zaman işe yaramadığını sadece içgüdülerine güvenerek çok büyük sınavlardan geçilinebileceğini yazsa müfredat kitapları.
12 Nisan 2012 Perşembe
MAKAS VE İNSAN
Sinsi bir başağrısı ile oturdu bilgisayarın karşısına. Kafasında uçuşan kelimeleri satırlara dökme vakti gelmişti de geçiyordu bile. Binlerce kelime gözünün önünde dans ediyor ama bir türlü senkronize hareketler yapamıyorlardı.
Önünde bir tabak buharı tüten spagetti, sol tarafında yarısı içilmiş -soğumuş fakat davetkar kokusunu hala kaybetmemiş olan bir fincan filtre kahve, fincanın altında bir nüfus cüzdanı, sağ tarafta farenin yanında akan burnuna bir türlü yetiştiremediği Selpak Cep Mendili, içindeki paraların suyunu çekmek üzere olduğu bir siyah cüzdan, bir sürü çözülmemiş test ve ilköğretim 4.sınıf matematik kitabı durmaktaydı. Hepsinin ortasında da küçük bir makas.
Makas haricinde masada duranların hepsinin kendine göre bir anlamı vardı ama bu makas anlamsızlığın sembolü olarak masada yerini almaktaydı. Tıpkı hayatında olan anlamsız ve boş insanlar gibi. Hayatındaki birçok insanın varlığına bir anlam ve bir misyon yüklüyordu da, öyle insanlar vardı ki aynen masada duran makas gibiydi onlar. Kalabalıkta farkedilmiyor, ama sıkı bir gözden geçirilmeyle hemen göze batıyorlardı. Hem o kalabalığın içindeki anlamsız varlıklarıyla, hem de gereksiz yere kalabalık yapmalarıyla o ahenksiz hayatın içinde çatlak ses olarak duyulmamaları imkansızdı.
Matematik kitabının altında duran kapitalist düzenin yağına yağ, balına bal katan bir marketin sözde indirim dergisi ise boşa verilen vaadlerin, o vaadlerin üzerine kurulan yazık hayallerin sembolü gibiydi sanki. 1,99 TL'yi 1 TL'ye yuvarlamaya kandırılmış zihni gerçek olan 2 TL'yi görmemekte nasıl ısrar ediyorsa boş umutlara inanmaya da öyle ısrar ediyordu. Öyle ya hayata tutunmanın yolu umut etmekten, kapitalist düzene hizmet etmenin yolu kandırılmaktan geçiyordu.
Satırları yazarken başının zonkladığını farketti. Acıyla alt dudağını ısırırken, kızının izlediği " Bir Dilek Tut Derneği"nin reklamını izlerken ağladığını gördü.
Diyordu ki reklamda " Hayallerin gücüne inanıyorsanız Bir Dilek Tut Derneği ile mutlaka tanışmalısınız".
"Bazen hayat ufak mesajlar gönderir en olmadık zamanda" diye düşündü. Bu da onlardan biri olmalıydı.
"Kapitalist düzenin de, makasın da, indirim dergisinin de canı cehenneme "dedi içinden.
Ben hayallerimin gücüne inanıyorum.
30 Mart 2012 Cuma
4+4+4
Bir alkış da ne olduğu tam olarak belli olmayan, hatta tasarıyı hazırlayanların bile içeriğinden bihaber olduğu 4+4+4'ü savunanlara gelsin!
24 Mart 2012 Cumartesi
GELEYAZDIM
Yorgunum bu aralar, biraz da kırgın. Yoğunum da üstelik. Tercih etmediğim boş bir yoğunluk. Daha da yorar ya insanı böylesi, işte öyle!
Anlamsız bir koşturmaca.. Benim hayatımı anlamsız kılan, başkalarını anlamlandıran. Mutlu olmalıyım aslında gülümseme verirken insanlara gülücüklerimden azaltıp. En nihayetinde paylaşıyoruz ya! Ama sen azalırken, çoğaltmak diğerlerini zor geliyor bir süre sonra. Önce can, sonra canan kıvamında olmasa da biraz da can demek dimi?
Ben ölürken nasıl hayat verebilirim ki!
Kısssadan hisse, vere vere ele-kalmadı bana.
Bir ödev için, kinetik enerjiyle çalışan fotoğraf makinası projesini yazarken bizim evdeki büyümüşde küçülmüşlerden biri " Bu aralar sen fotoğraf makinasını bile çalıştıramassın" demesin mi?
Kan beynime yavaştan hücum ederken, enerjimi geri kazanmaya ölüm yemini içtim ama inanmadı kendim..
Az kaldı. Ha geçti , ha geçecek.. Aslında yazıyorum ya şimdi bu iyiye delalet. Kafamda ki adamlar konuşmaya başladı mı susuyorum ben. Konuşuyorsa şimdi parmaklarım , demek ki susmaya başlamakta adamlarım.
Geleyazdım, az kaldı..
Ey bahar, böyle mi gelecektin?
Anlamsız bir koşturmaca.. Benim hayatımı anlamsız kılan, başkalarını anlamlandıran. Mutlu olmalıyım aslında gülümseme verirken insanlara gülücüklerimden azaltıp. En nihayetinde paylaşıyoruz ya! Ama sen azalırken, çoğaltmak diğerlerini zor geliyor bir süre sonra. Önce can, sonra canan kıvamında olmasa da biraz da can demek dimi?
Ben ölürken nasıl hayat verebilirim ki!
Kısssadan hisse, vere vere ele-kalmadı bana.
Bir ödev için, kinetik enerjiyle çalışan fotoğraf makinası projesini yazarken bizim evdeki büyümüşde küçülmüşlerden biri " Bu aralar sen fotoğraf makinasını bile çalıştıramassın" demesin mi?
Kan beynime yavaştan hücum ederken, enerjimi geri kazanmaya ölüm yemini içtim ama inanmadı kendim..
Az kaldı. Ha geçti , ha geçecek.. Aslında yazıyorum ya şimdi bu iyiye delalet. Kafamda ki adamlar konuşmaya başladı mı susuyorum ben. Konuşuyorsa şimdi parmaklarım , demek ki susmaya başlamakta adamlarım.
Geleyazdım, az kaldı..
Ey bahar, böyle mi gelecektin?
20 Ocak 2012 Cuma
ÖZ BAKIM VE MATEMATİK KAPIŞMASI
Karneler alındı bugün..
Sırayla yazıyor dersler kısmında Matematik, Fen, Türkçe vb. Daha sonra davranışlar kısmı var..
Okul Kültürüne Uyum
Öz Bakım
Kendini Tanıma
İletişim ve Sosyal etkileşim
Ortak değerlere uyma
Çözüm odaklı olma
Sosyal faaliyetlere katılım
Takım çalışması ve sorumluluk
Verimli çalışma
Çevreye duyarlılık
Karneyi ilk eline aldığınızda hangi tarafa bakarsınız? Genelde hep önce derslerden başlanır , sonra davranış notlarına geçilir. Derslerde zayıf varsa hemen önlemler alınır, davranış notlarında bir bozukluk varsa ( ki genelde olmaz-çünkü birçok öğretmen de dikkate almaz bu kısmı çocukta büyük bir problem yoksa) es geçilir ya da kısa bir konuşma yapılır çocukla üzerinde durulmaz.
Matematiği zayıf olan bir çocuk için hoca tutulduğunu çok gördüm de mesela iletişim ve sosyal etkileşim puanı düşük olan bir öğrenci için pedagod, rehberlik vb. uzmanların seferber edildiğine pek rastlamadım açıkçası. Ya da çevreye duyarlılık notu kötü olan bir öğrencinin çevresel faaliyetlere katılması için çaba sarfedildiğini.
Ben sağ taraftaki notları en az sol taraftakiler kadar dikkate alanlardanım hatta matematik vb. derslerden daha fazla önemsiyorum diyebilirim davranış notlarını. Çok şükür ki bu konuda gerçek notlar veren bir öğretmene sahibiz. Ve çocuğumuzun kişisel gelişimini yakından takip edebiliyoruz.
Sosyal Bilgiler, Fen, Türkçe, Matematik..Çok önemli.. Hele sınavdan sınava yarış atı olan çocuklarımız için. Fakat kişiliklerinin ve alışkanlıklarının oturmaya başladığı ilköğretim döneminde Davranış Notları da hayati önem taşımıyor mu sizce? Üzerinde daha fazla titizlikle durulması , ve gerekilen önemin verilmesi gerekmiyor mu?
Ruh sağlığı daha iyi olan nesillere...
NOT : Bir de merak ediyorum.. Bizim karnemiz nasıl acaba? Nasıl ebeveynleriz? Bizlere de birer karne veren kurum olsa keşke....
Sırayla yazıyor dersler kısmında Matematik, Fen, Türkçe vb. Daha sonra davranışlar kısmı var..
Okul Kültürüne Uyum
Öz Bakım
Kendini Tanıma
İletişim ve Sosyal etkileşim
Ortak değerlere uyma
Çözüm odaklı olma
Sosyal faaliyetlere katılım
Takım çalışması ve sorumluluk
Verimli çalışma
Çevreye duyarlılık
Karneyi ilk eline aldığınızda hangi tarafa bakarsınız? Genelde hep önce derslerden başlanır , sonra davranış notlarına geçilir. Derslerde zayıf varsa hemen önlemler alınır, davranış notlarında bir bozukluk varsa ( ki genelde olmaz-çünkü birçok öğretmen de dikkate almaz bu kısmı çocukta büyük bir problem yoksa) es geçilir ya da kısa bir konuşma yapılır çocukla üzerinde durulmaz.
Matematiği zayıf olan bir çocuk için hoca tutulduğunu çok gördüm de mesela iletişim ve sosyal etkileşim puanı düşük olan bir öğrenci için pedagod, rehberlik vb. uzmanların seferber edildiğine pek rastlamadım açıkçası. Ya da çevreye duyarlılık notu kötü olan bir öğrencinin çevresel faaliyetlere katılması için çaba sarfedildiğini.
Ben sağ taraftaki notları en az sol taraftakiler kadar dikkate alanlardanım hatta matematik vb. derslerden daha fazla önemsiyorum diyebilirim davranış notlarını. Çok şükür ki bu konuda gerçek notlar veren bir öğretmene sahibiz. Ve çocuğumuzun kişisel gelişimini yakından takip edebiliyoruz.
Sosyal Bilgiler, Fen, Türkçe, Matematik..Çok önemli.. Hele sınavdan sınava yarış atı olan çocuklarımız için. Fakat kişiliklerinin ve alışkanlıklarının oturmaya başladığı ilköğretim döneminde Davranış Notları da hayati önem taşımıyor mu sizce? Üzerinde daha fazla titizlikle durulması , ve gerekilen önemin verilmesi gerekmiyor mu?
Ruh sağlığı daha iyi olan nesillere...
NOT : Bir de merak ediyorum.. Bizim karnemiz nasıl acaba? Nasıl ebeveynleriz? Bizlere de birer karne veren kurum olsa keşke....
7 Ocak 2012 Cumartesi
MEVKİ BİLDİR
Şu facebook'a yazmıyorlar mı bulundukları lokasyonları deli oluyorum. @ ..... meyhane / @dolmabahçede çay keyfi @en italyanından pizzacı @en ballısından şarapevi @tiyatro @sinema...
Ne sosyal bir listem varmış da benim haberim yokmuş arkadaş. Ben hergün bunların birine takılsam evin yolunu bulamam, kızlar gelinlik çağa gelir yeminle.
Yok mu evinizde işiniz gücünüz. Her akşam bir atraksiyon, her akşam bir gezmek, bir sanatsal faaliyet. Müziğe, sinemaya, dansa, içmeye ne meraklı arkadaşlarım varmış benim de zamanında değerlendirememişim.:)
Yahu olan var olmayan var,, giden var gidemeyen var. Evinde sinirden patlayan var, sevgilisi tarafından terkedilen var, kocasıyla kavga eden var, cebi cepkeni delik olan var.
Yazmayın kardeşim bize ne. Yiyin, için, gezin, biryerlerde karşılaşırsak konusu açılırsa anlatın ama habire niye lokasyon veriyorsunuz. Hadi bir yazdınız sevindik, iki yazdınız ohh ne güzel vakit geçiriyor dedik, üç yazdınız yakışır yarasın arkadaşımıza dedik de bi durun yahu!
Bir kişide yazmaz mı en çirkin pijamalarımla oturdum, gidecek yer bulamadım, param yok vs diye.
Herkes gecelerde, ben lokasyon bildiriyorum
@cehennemin dibi :)
Ne sosyal bir listem varmış da benim haberim yokmuş arkadaş. Ben hergün bunların birine takılsam evin yolunu bulamam, kızlar gelinlik çağa gelir yeminle.
Yok mu evinizde işiniz gücünüz. Her akşam bir atraksiyon, her akşam bir gezmek, bir sanatsal faaliyet. Müziğe, sinemaya, dansa, içmeye ne meraklı arkadaşlarım varmış benim de zamanında değerlendirememişim.:)
Yahu olan var olmayan var,, giden var gidemeyen var. Evinde sinirden patlayan var, sevgilisi tarafından terkedilen var, kocasıyla kavga eden var, cebi cepkeni delik olan var.
Yazmayın kardeşim bize ne. Yiyin, için, gezin, biryerlerde karşılaşırsak konusu açılırsa anlatın ama habire niye lokasyon veriyorsunuz. Hadi bir yazdınız sevindik, iki yazdınız ohh ne güzel vakit geçiriyor dedik, üç yazdınız yakışır yarasın arkadaşımıza dedik de bi durun yahu!
Bir kişide yazmaz mı en çirkin pijamalarımla oturdum, gidecek yer bulamadım, param yok vs diye.
Herkes gecelerde, ben lokasyon bildiriyorum
@cehennemin dibi :)
6 Ocak 2012 Cuma
KAFAMDAKİ ADAMLAR
Unutamamak laneti benim beynimin.
Garip bir hafızam vardır. İyi, kötü, eski, yeni herşeyi hatırlarım. Çıfıt çarşısı gibi kafam. Bir sürü adamlar, kadınlar, olaylar, mekanlar, o mekanlara ait şarkılar, o olayların olduğu gün kahramanların üzerlerindeki kostümler, köşede duran ağaç, yanan mum, ucu kıvrılmış battaniye.
Bir hafıza herşeyi ama herşeyi saklar mı. Benim ki saklıyor..Eskici dükkanı gibi ne ararsan var.
Birşey mi hatırlamak istiyorum. Önce mekan geliyor aklıma, sonra o an orda bulunan insanların üzerine giydiği kıyafetler ve o olayla ilgisi olmayan gereksiz bir detay. Sonra açılıyor perde hafızam başlıyor filmi izlettirmeye bana. Dakika dakika, saniye saniye ne olmuşsa hepsini bir bir hatırlıyorum.
Bazen keyifli oluyor ama çoğu zaman yorucu. Sürekli birşeyler hatırlamak gözünün önünde binlere arı uçması gibi birşey Vızz Vızz Vızz..Sesler, gürültüler, resimler. Sürekli bir karmaşa, zihni düzene sokma çabası, aklımda uçuşan kelimeler ve onları kovalamaya çalışan ben.
Kafamda konuşan adamlar var diyorum, beni anlamıyorlar çoğu zaman..
Var mı içinizde benim gibi olan??
Garip bir hafızam vardır. İyi, kötü, eski, yeni herşeyi hatırlarım. Çıfıt çarşısı gibi kafam. Bir sürü adamlar, kadınlar, olaylar, mekanlar, o mekanlara ait şarkılar, o olayların olduğu gün kahramanların üzerlerindeki kostümler, köşede duran ağaç, yanan mum, ucu kıvrılmış battaniye.
Bir hafıza herşeyi ama herşeyi saklar mı. Benim ki saklıyor..Eskici dükkanı gibi ne ararsan var.
Birşey mi hatırlamak istiyorum. Önce mekan geliyor aklıma, sonra o an orda bulunan insanların üzerine giydiği kıyafetler ve o olayla ilgisi olmayan gereksiz bir detay. Sonra açılıyor perde hafızam başlıyor filmi izlettirmeye bana. Dakika dakika, saniye saniye ne olmuşsa hepsini bir bir hatırlıyorum.
Bazen keyifli oluyor ama çoğu zaman yorucu. Sürekli birşeyler hatırlamak gözünün önünde binlere arı uçması gibi birşey Vızz Vızz Vızz..Sesler, gürültüler, resimler. Sürekli bir karmaşa, zihni düzene sokma çabası, aklımda uçuşan kelimeler ve onları kovalamaya çalışan ben.
Kafamda konuşan adamlar var diyorum, beni anlamıyorlar çoğu zaman..
Var mı içinizde benim gibi olan??
30 Aralık 2011 Cuma
OLDUĞU KADAR
Yeni yıldan bir dileğim bir isteğim yok gayrı.
Yıllardır her giden yılı günah keçisi ilan ettik, astık , yargıladık, kışkışladık, hadi bitsin de kurtulalım dedik, bütün günahlarımızı, gözyaşlarımızı, savaşları, açlıkları, adaletsizlikleri ona yükledik. Aşk acısını bile yeni yıl gelince geçer sandık. Eski yılı bir kalemde sildik çöpe attık.
Yeni gelen yılı bin türlü şaşaayla karşıladık, adaklar adadık uğruna, dilekle tuttuk, istek listeleri yaptık, manalar yükledik taşıyabileceğinden fazla.
Ne oldu? O da eskimedi mi? Eski yılların yanında çöpte ve pişmanlıkların yanında yerini almadı mı?
Listelerimiz aynen en yeni yıla devretmedi mi?
Kafa aynı kafa, dünya aynı dünya kalmadı mı?
Dünyanın devr-i alemi tamamlanmıyor ki hiç, eskisi yenisi olsun..
Dönüp duruyor o bitmek bilmez bir şekilde.
Niye dönüyor, ne kovalıyor, ne zaman yorulup da duracak bilemiyoruz.
Dünya ve güneşin kaçıp kovalamaca oyunu yıl dediğimiz.
Yaşadığımız hayat da payımıza düşenimiz.
Ne demiş Şems-i Tebirizi
Olduğu kadar, olmadığı kader..
Yeni yıl falan anlamam ben, bana yeni bir ben lazım..
Yıllardır her giden yılı günah keçisi ilan ettik, astık , yargıladık, kışkışladık, hadi bitsin de kurtulalım dedik, bütün günahlarımızı, gözyaşlarımızı, savaşları, açlıkları, adaletsizlikleri ona yükledik. Aşk acısını bile yeni yıl gelince geçer sandık. Eski yılı bir kalemde sildik çöpe attık.
Yeni gelen yılı bin türlü şaşaayla karşıladık, adaklar adadık uğruna, dilekle tuttuk, istek listeleri yaptık, manalar yükledik taşıyabileceğinden fazla.
Ne oldu? O da eskimedi mi? Eski yılların yanında çöpte ve pişmanlıkların yanında yerini almadı mı?
Listelerimiz aynen en yeni yıla devretmedi mi?
Kafa aynı kafa, dünya aynı dünya kalmadı mı?
Dünyanın devr-i alemi tamamlanmıyor ki hiç, eskisi yenisi olsun..
Dönüp duruyor o bitmek bilmez bir şekilde.
Niye dönüyor, ne kovalıyor, ne zaman yorulup da duracak bilemiyoruz.
Dünya ve güneşin kaçıp kovalamaca oyunu yıl dediğimiz.
Yaşadığımız hayat da payımıza düşenimiz.
Ne demiş Şems-i Tebirizi
Olduğu kadar, olmadığı kader..
Yeni yıl falan anlamam ben, bana yeni bir ben lazım..
27 Aralık 2011 Salı
BU BU NEDİR BU?
Daha önce bu konuyla ilgili yazdım mı hiç bir fikrim yok. Muhtemelen yazmışımdır ve muhtemelen biryerlerde gördükçe okudukça daha da yazacağımdır.
Biri bana anlatsın ki Baby Shower nedir?
Diş buğdayı var, bebek mevlüdü var, hayırlı olsun ziyaretleri var, allah bir avazda kurtarsın dilekleri var..
Bunlar bildiklerim. Muhakkak bilmediğim , duymadığım daha bir sürü nadide ve güzel töremiz geleneğimiz göreneğimiz de vardır. Bilenler beni de bilgilendirsin minnettar kalırım.
Peki Baby Shower ne? Yukarıda bahsettiklerim gibi birşey muhtemelen. O zaman adı niye baby shower?
Yahu bu kadar mı kopyacı, kendimize uygun, özgün bir isim bulamaz milletiz biz? Ya da bu kadar mı özenti.!
Biri bana anlatsın ki Baby Shower nedir?
Diş buğdayı var, bebek mevlüdü var, hayırlı olsun ziyaretleri var, allah bir avazda kurtarsın dilekleri var..
Bunlar bildiklerim. Muhakkak bilmediğim , duymadığım daha bir sürü nadide ve güzel töremiz geleneğimiz göreneğimiz de vardır. Bilenler beni de bilgilendirsin minnettar kalırım.
Peki Baby Shower ne? Yukarıda bahsettiklerim gibi birşey muhtemelen. O zaman adı niye baby shower?
Yahu bu kadar mı kopyacı, kendimize uygun, özgün bir isim bulamaz milletiz biz? Ya da bu kadar mı özenti.!
25 Aralık 2011 Pazar
KARŞI KOMŞUM TEYZE
Karşı komşum bir teyze var. Pek tatlı , pek şirin..
Geçenlerde şakır şakır yağmur yağıyordu. Ben de bizim kızları dışarı çıkardım. Yağmurda oynasınlar, üstlerini ıslatsınlar, ben de onların arkasına sığınıp eğleneyim diye.
Ben bunu sıklıkla yaparım. Yağmur yağar kızları çıkartırım, kar serpiştirir yine çıkartırım, onlar da dillerini çıkartır kar taneleri yapışsın dillerine diye.
Karşı komşu teyze de bana pis pis, kızlara acıyan gözlerle bakar.
Teyzemm niye kızıyorsun?
Alt tarafı grip nezle olurlar. Ama bir daha çocuk olamayacaklar ki...
Geçenlerde şakır şakır yağmur yağıyordu. Ben de bizim kızları dışarı çıkardım. Yağmurda oynasınlar, üstlerini ıslatsınlar, ben de onların arkasına sığınıp eğleneyim diye.
Ben bunu sıklıkla yaparım. Yağmur yağar kızları çıkartırım, kar serpiştirir yine çıkartırım, onlar da dillerini çıkartır kar taneleri yapışsın dillerine diye.
Karşı komşu teyze de bana pis pis, kızlara acıyan gözlerle bakar.
Teyzemm niye kızıyorsun?
Alt tarafı grip nezle olurlar. Ama bir daha çocuk olamayacaklar ki...
23 Aralık 2011 Cuma
BAŞKA HAYATLAR DA VAR!
Takılıp kaldığı bir hayat oluyor insanın bazen.
At gözlüğü takıp, etrafındaki çemberden çıkmaya bile yeltenmeden, hatta etrafında başka hayatlar olduğunu farketmeden yaşadığı bir takılma dönemi.
Dönüp dururken bir gün yerdeki bir taşa vurunca ayağı, oynayıverince yerinden insanın gözlüğü,
" O da ne!"
Başka bir hayat, başka bir dünya var çevrede. Gülen yüzler, ağlayan suretler, başka başka insanlar, başka başka hikayeler, başarılar, başarısızlıklar.
O güne değin senden ve kendi hayatından ve o hayata dahil olanlardan başka hiçbirşeyin var olmadığını düşünürken, dışarıda akıp giden gerçek ve birbirinden farklı hayatların varlığını farketmek..
Kıyaslamaya başlamak. Kerteriz defterini çıkarmak..Terazi kefesine bir tutam kendi hayatından, bir de diğer hayatlardan koymak.
Kimi zaman şanslı olduğuna sevinirken kimi zaman kaderine lanet etmek.
O gözlüğü tekrar takmayı istesen de , artık çok geç kaldığını, ayağının vurduğu taşın kaderin olduğunu ve bundan sonraki hayatının o taşa vurduktan sonra başladığını bilmek.
Mutluluk mu verir? Heyecan mı? Korku mu? Pişmanlık mı?
At gözlüğü takıp, etrafındaki çemberden çıkmaya bile yeltenmeden, hatta etrafında başka hayatlar olduğunu farketmeden yaşadığı bir takılma dönemi.
Dönüp dururken bir gün yerdeki bir taşa vurunca ayağı, oynayıverince yerinden insanın gözlüğü,
" O da ne!"
Başka bir hayat, başka bir dünya var çevrede. Gülen yüzler, ağlayan suretler, başka başka insanlar, başka başka hikayeler, başarılar, başarısızlıklar.
O güne değin senden ve kendi hayatından ve o hayata dahil olanlardan başka hiçbirşeyin var olmadığını düşünürken, dışarıda akıp giden gerçek ve birbirinden farklı hayatların varlığını farketmek..
Kıyaslamaya başlamak. Kerteriz defterini çıkarmak..Terazi kefesine bir tutam kendi hayatından, bir de diğer hayatlardan koymak.
Kimi zaman şanslı olduğuna sevinirken kimi zaman kaderine lanet etmek.
O gözlüğü tekrar takmayı istesen de , artık çok geç kaldığını, ayağının vurduğu taşın kaderin olduğunu ve bundan sonraki hayatının o taşa vurduktan sonra başladığını bilmek.
Mutluluk mu verir? Heyecan mı? Korku mu? Pişmanlık mı?
16 Aralık 2011 Cuma
BIRAK YAĞMUR ISLATSIN YANAKLARINI
Başım ağrısada, içim kasvetle dolsada anladım ki ben böyle havaları seviyorum arkadaş!
Güneşli günlerin tadı ayrı ama ince ince çiseleyen bir yağmurda, arabanın müzik sesini biraz açıp , sahilde turlamanın tadı apayrı.
Toprak kokusunu içine çekip, yağmurun rengini hissedip, titreyerek ve çırılçıplak kalmış ağaçları seyrederek üstü kapalı bir mekanda ama açık havada yemek yemek üstüne sıcak bir çay ya da okkalı bir türk kahvesi içmek gibisi var mı?
Soğuktan üşümüş parmaklarını cebinin sıcak kıvrımlarına ya da sevdiceğinin avuçlarına bırakmak ısınması için, ıslanmasın diye paçalarını kıvırmak, anorağının kocaman şapkasını kafana geçirirken nasıl göründüğünden çok yağmurdan korunmayı düşünmen ya da gerekirse donuna kadar ıslanmandan daha güzel ne olabilir ki?
Şemsiye-yağmur ve rüzgar üçlüsüne karşı verdiğin savaştan daha masum bir savaş var mı bu dünyada?
Yanaklarını en nezaketli ıslatan yağmurun ta kendisi değil mi ?
Bırak yağmur yağsın ıslatsın yanaklarını, bırak yağmur yağsın birbirine yakınlaştırsın iki sevdalıyı, bırak yağmur yağsın toprak suya doysun, bırak yağmur yağsın toprak leylasına kavuşsun..
Güneşli günlerin tadı ayrı ama ince ince çiseleyen bir yağmurda, arabanın müzik sesini biraz açıp , sahilde turlamanın tadı apayrı.
Toprak kokusunu içine çekip, yağmurun rengini hissedip, titreyerek ve çırılçıplak kalmış ağaçları seyrederek üstü kapalı bir mekanda ama açık havada yemek yemek üstüne sıcak bir çay ya da okkalı bir türk kahvesi içmek gibisi var mı?
Soğuktan üşümüş parmaklarını cebinin sıcak kıvrımlarına ya da sevdiceğinin avuçlarına bırakmak ısınması için, ıslanmasın diye paçalarını kıvırmak, anorağının kocaman şapkasını kafana geçirirken nasıl göründüğünden çok yağmurdan korunmayı düşünmen ya da gerekirse donuna kadar ıslanmandan daha güzel ne olabilir ki?
Şemsiye-yağmur ve rüzgar üçlüsüne karşı verdiğin savaştan daha masum bir savaş var mı bu dünyada?
Yanaklarını en nezaketli ıslatan yağmurun ta kendisi değil mi ?
Bırak yağmur yağsın ıslatsın yanaklarını, bırak yağmur yağsın birbirine yakınlaştırsın iki sevdalıyı, bırak yağmur yağsın toprak suya doysun, bırak yağmur yağsın toprak leylasına kavuşsun..
15 Aralık 2011 Perşembe
YÜREK BÖYLE YANAR MI?
Birden değişir mi insanın hayatı? Altı üstüne, üstü altına gelir mi?
Yok saydığı herşeyi birer birer yüzüne vurur mu hayat?
Kör gözü bir anda açılır, duymayan kulakları duyar olur mu?
Aynı hatayı kaç kere yaptığını sayar durur da , kendine okkalı küfürler savurur mu?
Boşluğa bakıp ne düşündüğünü bilmeden saatlerce durur mu?
Düşündüklerinden utanıp savuşturur mu?
Aklından savuşturduklarının arkasından ağıtlar yakar mı?
Ne istediğini bile bile istemediğine kanar mı?
Bir yürek hiç böyle yanar mı?
Yok saydığı herşeyi birer birer yüzüne vurur mu hayat?
Kör gözü bir anda açılır, duymayan kulakları duyar olur mu?
Aynı hatayı kaç kere yaptığını sayar durur da , kendine okkalı küfürler savurur mu?
Boşluğa bakıp ne düşündüğünü bilmeden saatlerce durur mu?
Düşündüklerinden utanıp savuşturur mu?
Aklından savuşturduklarının arkasından ağıtlar yakar mı?
Ne istediğini bile bile istemediğine kanar mı?
Bir yürek hiç böyle yanar mı?
8 Aralık 2011 Perşembe
NOSTALJİ 2
NE ZAMAN GELDİN
Ne zamandır yanımdasın bilmiyorum. Yine ne zaman geldin? Kaç gün oldu? Hiç hesaplamadım. Yağmurlu bir günde yatağıma yatmış camımın önündeki çiçekleri seyrederken anlamıştım geldiğini. Yağmur zamanı geldin yine, toprak kokusuyla geldin.
Sen geldiğinden bu yana içimde var olan sızıyı hissediyorum sadece. Sen geldin ruhum firar etti.
Sen geldin daha bir ben oldum sanki. Yüksek sesle ve büyük harfler ile itiraf ediyorum kendimi kendime. Aynada her gün gördüğüm yüz yok artık.
Sen geldin daha bir kadın oldum sanki. Sen geldin sevgili oldum, dost oldum, aşk oldum , nefret oldum. Ağzımdan kaçıveren kelimeler, cümlelere yer verdi. Cümlelerim var artık ben ile başlayan ve sonunu istediğim gibi getirdiğim. Pişmanlıklarım var, keşkelerim var beni gülümseten.
Tek dudağım havada zaman zaman, kahkahalarım içten haykırırcasına. Dibine kadar mutlu, dibine kadar üzgün, dibine kadar benim artık.
Ne zaman gideceksin bilmiyorum. Biraz daha kalsan?
Ne zamandır yanımdasın bilmiyorum. Yine ne zaman geldin? Kaç gün oldu? Hiç hesaplamadım. Yağmurlu bir günde yatağıma yatmış camımın önündeki çiçekleri seyrederken anlamıştım geldiğini. Yağmur zamanı geldin yine, toprak kokusuyla geldin.
Sen geldiğinden bu yana içimde var olan sızıyı hissediyorum sadece. Sen geldin ruhum firar etti.
Sen geldin daha bir ben oldum sanki. Yüksek sesle ve büyük harfler ile itiraf ediyorum kendimi kendime. Aynada her gün gördüğüm yüz yok artık.
Sen geldin daha bir kadın oldum sanki. Sen geldin sevgili oldum, dost oldum, aşk oldum , nefret oldum. Ağzımdan kaçıveren kelimeler, cümlelere yer verdi. Cümlelerim var artık ben ile başlayan ve sonunu istediğim gibi getirdiğim. Pişmanlıklarım var, keşkelerim var beni gülümseten.
Tek dudağım havada zaman zaman, kahkahalarım içten haykırırcasına. Dibine kadar mutlu, dibine kadar üzgün, dibine kadar benim artık.
Ne zaman gideceksin bilmiyorum. Biraz daha kalsan?
NOSTALJİ
Yıllar önce yazmışım. Okudum, kendi yazdığıma kendim ağladım...
SENİ SEYRETTİM ANNE
Dün akşam uyurken seni seyretim anne. Gece kalkıp üstünü örttüm. Uyurken başını okşadım. Yüzündeki kırışıklıkları sevdim tek tek. Saçının beyazlarını kokladım, pamuk ellerini öptüm.
Yılların izi nasılda sinmiş yüzüne. Her kırışıklığında bir acı, her beyazında bir umut gizli sanki. Sen bizim tarihimizsin anne. Savaşlarımız, zaferlerimiz, acılarımız, umutlarımızsın. Çocukluğumuz sensin anne. Delişmen duygularımızsın sen, küsmeyen, incinsede incitmeyensin. Olmayı istediğimsin hep anne, bir türlü beceremesemde.
Sıcacıktın dün akşam, yumuk gözlerinin kenarında yaş vardı. İçini çekiyordun . Kimbilir ne görüyordun rüyanda . Son zamanlarda ağzından düşürmediğin anacığını çok özlediğin ablacığını görüyordun belki de..Bende seni rüyamda gördüğümde ağlayacakmıyım böyle?
"Annemi kırdığım zamanlar geliyor aklıma" dedin geçenlerde bana. " Keşke olsaydı da telafi edebilseydim" dedin için yanarcasına. Ben şimdiden telafi etmeliyim. Beni herşey için affeder misin anne?
Ne yıllar bıraktın ardında Ne insanlar, ne kahkahalar, ne anılar. Çay kokulu ne sabahlar, ne endişeli geceler. Ne dostlar biriktirdin, hiç düşmanın yok mu senin anne?
Ayağımda ki yara izine takıldı gözüm. Bir tahta parçası batmıştı. Sırtında taşımıştın hastaneye kadar. Dertleri taşıdığın gibi beni de sırtında taşıdın bir ömür. Sırtın ağrımaz mı senin hiç anne?
Cüzdanıma baktım. Senin verdiğin uğur parası. Sonra aklıma geldi, sen üç kuruş paranı bile biriktirip bana verirdin moda olan o ayakkabıyı almam için. " Benim ayakkabım çok" derdin. Oysa ıslanırdı ayağın yağmurda anne. Hiç şikayet etmezdin. Hiç üşümez miydi ayağın?
Geçenlerde etrafı toplarken bir bilet çarptı gözüme. Çok eski yıllardan kalma bir konser bileti. Gitmeyi çok istiyorum diye yüzüğünü bozdurmuştun . Sahi ben senin parmağında hiç altın yüzük , hiç bilezik görmedim. Sevmem ben diyordun. Gerçekten sevmez miydin? Yoksa bizden mi fırsat kalmadı anne?
Dün akşam seni seyrettim anne. Yüzünün kıvrımlarında kayboldu ruhum. Koynunda ısıttım ellerimi. Sen benim umudumsun anne. Sen benim annemsin. Ben de senin hiç büyümeyen bebeğin.
Büyütme beni anne!
SENİ SEYRETTİM ANNE
Dün akşam uyurken seni seyretim anne. Gece kalkıp üstünü örttüm. Uyurken başını okşadım. Yüzündeki kırışıklıkları sevdim tek tek. Saçının beyazlarını kokladım, pamuk ellerini öptüm.
Yılların izi nasılda sinmiş yüzüne. Her kırışıklığında bir acı, her beyazında bir umut gizli sanki. Sen bizim tarihimizsin anne. Savaşlarımız, zaferlerimiz, acılarımız, umutlarımızsın. Çocukluğumuz sensin anne. Delişmen duygularımızsın sen, küsmeyen, incinsede incitmeyensin. Olmayı istediğimsin hep anne, bir türlü beceremesemde.
Sıcacıktın dün akşam, yumuk gözlerinin kenarında yaş vardı. İçini çekiyordun . Kimbilir ne görüyordun rüyanda . Son zamanlarda ağzından düşürmediğin anacığını çok özlediğin ablacığını görüyordun belki de..Bende seni rüyamda gördüğümde ağlayacakmıyım böyle?
"Annemi kırdığım zamanlar geliyor aklıma" dedin geçenlerde bana. " Keşke olsaydı da telafi edebilseydim" dedin için yanarcasına. Ben şimdiden telafi etmeliyim. Beni herşey için affeder misin anne?
Ne yıllar bıraktın ardında Ne insanlar, ne kahkahalar, ne anılar. Çay kokulu ne sabahlar, ne endişeli geceler. Ne dostlar biriktirdin, hiç düşmanın yok mu senin anne?
Ayağımda ki yara izine takıldı gözüm. Bir tahta parçası batmıştı. Sırtında taşımıştın hastaneye kadar. Dertleri taşıdığın gibi beni de sırtında taşıdın bir ömür. Sırtın ağrımaz mı senin hiç anne?
Cüzdanıma baktım. Senin verdiğin uğur parası. Sonra aklıma geldi, sen üç kuruş paranı bile biriktirip bana verirdin moda olan o ayakkabıyı almam için. " Benim ayakkabım çok" derdin. Oysa ıslanırdı ayağın yağmurda anne. Hiç şikayet etmezdin. Hiç üşümez miydi ayağın?
Geçenlerde etrafı toplarken bir bilet çarptı gözüme. Çok eski yıllardan kalma bir konser bileti. Gitmeyi çok istiyorum diye yüzüğünü bozdurmuştun . Sahi ben senin parmağında hiç altın yüzük , hiç bilezik görmedim. Sevmem ben diyordun. Gerçekten sevmez miydin? Yoksa bizden mi fırsat kalmadı anne?
Dün akşam seni seyrettim anne. Yüzünün kıvrımlarında kayboldu ruhum. Koynunda ısıttım ellerimi. Sen benim umudumsun anne. Sen benim annemsin. Ben de senin hiç büyümeyen bebeğin.
Büyütme beni anne!
6 Aralık 2011 Salı
DAMAK&HAYAT TADI
Bazı insanların damak tadı vardır hani. Gurme dedikleri cinsten. Tost bile yeseler şölene çevirirler o yemeği. Bir anlatırlar, bir keyif alırlar ki dünyanın en hoş yerinde en denenmedik yemekten bahsediliyor sanırsın.
Sofra kurmak, o sofraya oturmak, yemeği çiğnemek bir ayin gibidir sanki. Her dakikasından keyif alırlar ve etraflarındakine de o keyfi verirler. Bayılırım öyle insanlarla aynı sofrada buluşmaya. Her yemek bir hayat dersi, bir roman, eskilere bir dokunuş, yeniyle bir buluşma olur.
Havada uçuşur lezzetler, kahkahalar, çatal bıçak sesleri armoni gibi gelir. İçtiğin suyun tadı bile bir başkadır. Damak tadı olan insanlar bir başkadır.
Bir de hayat tadı olan insanlar vardır ki onlardan birini buldu mu ölmez hiç insan. Hayat tadı olan insan trafikte kaldığında açar müziğini keyfini çıkarır, ya da İstiklal'de gezerken insan çokluğundan gam yüklenmez de , kalabalıklar içinde yanlız olmanın zaman zaman ne denli hoş olabileceğinin farkına varır.
Soğuk havada sahilde yürüyüş yaparken donduğu için şöylenmek yerine, bulduğu ilk barınakta sıcacık bir çayla içini ısıtır. Sabahın köründe suratsız suratsız kalkacağına, çıkar dışarı sabahın ilk havasını içine çeker ve gülümser, sıçan gibi ıslak saçlarıyla 50 metre ötedeki kuaföre koşarak gitmeye çalışırken yakalandığı 10 komşusuna sadece gülümser ve kendiyle dalga geçer.
Hayat tadı olan insan işe giderken geçirdiği vakitte, takar mp3 ünü müzikle doldurur ruhunu, yolda harcadığı saatlere üzülmek yerine şarkı söyler..Yaşadığı şehre sövmek yerine , onu keşfetmeye çalışır. Parası yoksa alır sandöviçini kahvesini bulur kendine bir bank kitabının içine dalar, parası olduğunda krallar gibi yaşar. Ama her durumda tadı kaçmaz, kaçsa da ipin ucunu kaçırmaz.
Herkese lazım insanlardır ON'lar. Damak ve hayat tadı olanlar...
Sofra kurmak, o sofraya oturmak, yemeği çiğnemek bir ayin gibidir sanki. Her dakikasından keyif alırlar ve etraflarındakine de o keyfi verirler. Bayılırım öyle insanlarla aynı sofrada buluşmaya. Her yemek bir hayat dersi, bir roman, eskilere bir dokunuş, yeniyle bir buluşma olur.
Havada uçuşur lezzetler, kahkahalar, çatal bıçak sesleri armoni gibi gelir. İçtiğin suyun tadı bile bir başkadır. Damak tadı olan insanlar bir başkadır.
Bir de hayat tadı olan insanlar vardır ki onlardan birini buldu mu ölmez hiç insan. Hayat tadı olan insan trafikte kaldığında açar müziğini keyfini çıkarır, ya da İstiklal'de gezerken insan çokluğundan gam yüklenmez de , kalabalıklar içinde yanlız olmanın zaman zaman ne denli hoş olabileceğinin farkına varır.
Soğuk havada sahilde yürüyüş yaparken donduğu için şöylenmek yerine, bulduğu ilk barınakta sıcacık bir çayla içini ısıtır. Sabahın köründe suratsız suratsız kalkacağına, çıkar dışarı sabahın ilk havasını içine çeker ve gülümser, sıçan gibi ıslak saçlarıyla 50 metre ötedeki kuaföre koşarak gitmeye çalışırken yakalandığı 10 komşusuna sadece gülümser ve kendiyle dalga geçer.
Hayat tadı olan insan işe giderken geçirdiği vakitte, takar mp3 ünü müzikle doldurur ruhunu, yolda harcadığı saatlere üzülmek yerine şarkı söyler..Yaşadığı şehre sövmek yerine , onu keşfetmeye çalışır. Parası yoksa alır sandöviçini kahvesini bulur kendine bir bank kitabının içine dalar, parası olduğunda krallar gibi yaşar. Ama her durumda tadı kaçmaz, kaçsa da ipin ucunu kaçırmaz.
Herkese lazım insanlardır ON'lar. Damak ve hayat tadı olanlar...
28 Kasım 2011 Pazartesi
DEVEYE SORMUŞLAR ?
Deveye sormuşlar neren eğri? diye.. Nerem doğru ki demiş..
Bizim eğitim sistemi de o hesap. 4. sınıf Matematik kitabına bir göz atayım dedim.
Yanlış anlaşılmasın hepsine değil, sadece 1 konusuna.
SORU : Çikolata üretimi yapılan bir fabrikada çikolatalar 94'lü paketleniyor. Satış yerinde 4 haftada 5 koli çikolata satılıyor. Satış yerinde önceden 2.340 adet çikolata olduğuna göre , 4 hafta sonra satış yerinde kaç kg çikolata kalır.
ÇÖZÜM : 4x5=20 20x94=1880 2340-1880 = 460
4 ile 5 'i niye çarptın şimdi? Ya anlatım bozukluğu var ya işte çözümü diye yazdıkları çözüm külliyen yanlış. Bunu kontrol eden bir allahın kulu yok mu bunca devlet memuru arasında??
SORU : Ali'nin nabzı dakikada 71 kez atıyor. Buna göre Ali'nin nabzı 15 sn'de kaç kez atar?
71'i çok mu aradınız? Çözersek eğer Ali'nin nabzı 15 sn!de 17.75 kere atıyor!!
Bir de kolay çarpma yapabilmek için bir açıklama var ki ben anlamak için sanırım 4 kez okudum.
Bir doğal sayıyı 10'un en çok 9 katı olan bir do olan doğal sayıyla kısa yoldan çarparken 10'un katı olan doğal sayının onlar basamağındaki rakam verilen doğal sayı ile çarpılır. Çarpımın sonucuna 1 tane 0 eklenir.
Yahu bunu daha az karmaşık, çocuğun bir kere de okuyup anlayabileceği cümleler ile yazmanın bir yolu bulunamaz mı? Milli Eğitim'de görev yapan onca uzman bir araya gelip çıkara çıkara bunu mu çıkarmışlar?
Bizim eğitim sistemi de o hesap. 4. sınıf Matematik kitabına bir göz atayım dedim.
Yanlış anlaşılmasın hepsine değil, sadece 1 konusuna.
SORU : Çikolata üretimi yapılan bir fabrikada çikolatalar 94'lü paketleniyor. Satış yerinde 4 haftada 5 koli çikolata satılıyor. Satış yerinde önceden 2.340 adet çikolata olduğuna göre , 4 hafta sonra satış yerinde kaç kg çikolata kalır.
ÇÖZÜM : 4x5=20 20x94=1880 2340-1880 = 460
4 ile 5 'i niye çarptın şimdi? Ya anlatım bozukluğu var ya işte çözümü diye yazdıkları çözüm külliyen yanlış. Bunu kontrol eden bir allahın kulu yok mu bunca devlet memuru arasında??
SORU : Ali'nin nabzı dakikada 71 kez atıyor. Buna göre Ali'nin nabzı 15 sn'de kaç kez atar?
71'i çok mu aradınız? Çözersek eğer Ali'nin nabzı 15 sn!de 17.75 kere atıyor!!
Bir de kolay çarpma yapabilmek için bir açıklama var ki ben anlamak için sanırım 4 kez okudum.
Bir doğal sayıyı 10'un en çok 9 katı olan bir do olan doğal sayıyla kısa yoldan çarparken 10'un katı olan doğal sayının onlar basamağındaki rakam verilen doğal sayı ile çarpılır. Çarpımın sonucuna 1 tane 0 eklenir.
Yahu bunu daha az karmaşık, çocuğun bir kere de okuyup anlayabileceği cümleler ile yazmanın bir yolu bulunamaz mı? Milli Eğitim'de görev yapan onca uzman bir araya gelip çıkara çıkara bunu mu çıkarmışlar?
4 Kasım 2011 Cuma
BIÇAK
Karar vermek ne zordur bazen. Doğru olanı yapmaya çalışmak, vazgeçmek, red etmek, seçmek.
Her karar birşeyden vazgeçiştir aslında. Her seçim, seçmediğinin aklının bir köşesinde "Acaba?" diye yer etmesidir.
Ve vazgeçtiği şeyi şiddetle istemeye devam eder insan ruhu.
Ne seçtiğinden mutludur, ne vazgeçtiğinden üzgün.
İki ucu keskin bir bıçak yaşamak..
Hangi yana dönsen, diğer yanın kanayacak.
Her karar birşeyden vazgeçiştir aslında. Her seçim, seçmediğinin aklının bir köşesinde "Acaba?" diye yer etmesidir.
Ve vazgeçtiği şeyi şiddetle istemeye devam eder insan ruhu.
Ne seçtiğinden mutludur, ne vazgeçtiğinden üzgün.
İki ucu keskin bir bıçak yaşamak..
Hangi yana dönsen, diğer yanın kanayacak.
3 Kasım 2011 Perşembe
BU HAYAT ÇOK BAYAT
Hayat gerçekten çok bayat..
Hoppalaaa demeyin , evet acımasız bir giriş cümlesi oldu bu ama hayat bayat maalesef..
Günler birbirinin tekrarı. Birbirinin olmasa bile üç gün öncesinin ya da bir ay öncesinin tekrarı..
Aaa ben bu olayı yaşamıştım diye düşünüyoruz ve şaşırıyoruz ya bazen..Şaşırmayın!
Ben işin gizemini çözdüm. Biz o olayı yaşadık evet.. Elbet bir gün yaşadık bir yerde ve tekrar aynısı oluyor. Yani en nihayetinde düşündüğünde kaç farklı versiyonu olabilir ki hayatın ..
Hayatı güzel kılan o tekrarlar içindeki güzel anların tekrarı sanırım..
İnsan mutlu olmaya gülmeye doyar mı hiç? Güzel birşeyler olduğunda hep ilk sefermiş gibi şaşırır heyecanlanır. Ya da bende bir tuhaflık var bana öyle oluyor :)
Bazen böyle hayat üstüne üstüne gelir ya , sıkılır bunlaır yaşamaktan insan. Bilin ki filmin kötü sahneleri tekrara geçmiş .
Ama filmin bütününde güzel şeyler de oluyordur muhakkak ve tekrar sırası onlara da gelecektir.
Söylemesi kolay diyenler vardır elbet. Evet söylemesi kolay, yaşarken ağır oluyor bazı şeyler.
Bazen hiçbir teselli ve umut sözü kar etmiyor hatta küfür gibi geliyor adama.
Öyle zamanlarda en lazım olan şey sıcacık bir kucak. Ama konuşmayan sadece sarmalayan..
Bulup sarılın, hiç konuşmayın, konuşmasına da izin vermeyin..
İyi gelecektir. Bazen seni susarak dinleyen biri, hayattaki kötü tekrarların en iyi ilacıdır.
Hoppalaaa demeyin , evet acımasız bir giriş cümlesi oldu bu ama hayat bayat maalesef..
Günler birbirinin tekrarı. Birbirinin olmasa bile üç gün öncesinin ya da bir ay öncesinin tekrarı..
Aaa ben bu olayı yaşamıştım diye düşünüyoruz ve şaşırıyoruz ya bazen..Şaşırmayın!
Ben işin gizemini çözdüm. Biz o olayı yaşadık evet.. Elbet bir gün yaşadık bir yerde ve tekrar aynısı oluyor. Yani en nihayetinde düşündüğünde kaç farklı versiyonu olabilir ki hayatın ..
Hayatı güzel kılan o tekrarlar içindeki güzel anların tekrarı sanırım..
İnsan mutlu olmaya gülmeye doyar mı hiç? Güzel birşeyler olduğunda hep ilk sefermiş gibi şaşırır heyecanlanır. Ya da bende bir tuhaflık var bana öyle oluyor :)
Bazen böyle hayat üstüne üstüne gelir ya , sıkılır bunlaır yaşamaktan insan. Bilin ki filmin kötü sahneleri tekrara geçmiş .
Ama filmin bütününde güzel şeyler de oluyordur muhakkak ve tekrar sırası onlara da gelecektir.
Söylemesi kolay diyenler vardır elbet. Evet söylemesi kolay, yaşarken ağır oluyor bazı şeyler.
Bazen hiçbir teselli ve umut sözü kar etmiyor hatta küfür gibi geliyor adama.
Öyle zamanlarda en lazım olan şey sıcacık bir kucak. Ama konuşmayan sadece sarmalayan..
Bulup sarılın, hiç konuşmayın, konuşmasına da izin vermeyin..
İyi gelecektir. Bazen seni susarak dinleyen biri, hayattaki kötü tekrarların en iyi ilacıdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

