Hürriyet

gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2012 Pazartesi

Ponte Dei Sospiri - İç Çekişler Köprüsü

Ben çok severim köprüleri. Hep kavuşmayı,  bir vuslatın bitişini, iki özlemin bir araya gelişini simgelerdi bana köprüler. Biraz da özgürlük dolardı içime köprülerin üzerinden geçtikçe. Zira bir kıyıdan diğer bir kıyıya, bir yakadan diğer bir yakaya göç etmeyi simgelerdi özgürce. İki ayrı medeniyeti birleştirir, iki farklı dili buluştururdu köprüler.

Taa ki evime bir tablo gelene kadar. Taa ki ben o tabloyu aylarca anlamlandıramadığım bir hüzünle seyredene kadar. Garip bir his dolardı içime karşımda asılı duran tabloya baktıkça. Sanki kavuşturmuyor da ayırıyordu bu köprü.
Ama hiç içimden gelmedi araştırmak. Bugüne kadar..

Ah u vah köprüsü..Bir diğer adıyla " İç Çekişler Köprüsü"

1602 yılında inşaa edilmiş ve Venedik'teki Dükler Sarayı'nı yanındaki hapishaneye bağlayan hazin köprü. Saraydaki suçlular , hapishaneye idam edilmek için götürülürken bu köprüden geçer , hayatlarının geçtiği şehre son kez bakarlarmış ahh u vahh ederek. Bunun için küçücük pencereler açılmış köprünün üstüne.

Köprünün İtalyanca adı Ponte Dei Sospiri. " Sospirare" iç çekmek anlamına gelirmiş İtalyanca'da.
Hapishanedeki hücrelerinden özgür dünyaya bakan mahkumların iç çekişlerinin de bu köprüye isim verdiği söylenirmiş.

Galilleo ve Casonova'da bu zindanlarda bir süre kalmış..Hatta bu eziyetli zindanlardan kaçıp kurtulan tek kişinin Casonova olduğuna dair bir rivayet varmış.

Şimdi duvarımdaki tablo benim için daha anlamlı, daha hazin ve daha hüzünlü..

Tüm köprüler kavuşturmuyormuş meğer, bazıları yaşamdan kopartıyormuş insanları..

15 Ocak 2012 Pazar

HAYAT BÖYLE GÜZEL

Pırıl pırıl güneşli ve soğuk bir pazar gününde, sandöviç ve sıcak bir kupa çayla, sahil kenarındaki bir bankta dona dona kahvaltı etmek ve sonrasında ilk bulduğun sıcak kafeye kendini atarak gazeteleri hatmetmek candır..

Arkasından bir de sinema keyfi üstüne, kendin pişir kendin ye ...

Hayat böyle güzel..

4 Ağustos 2010 Çarşamba

GİTTİK GEZDİK GELDİK III ( SEDDÜLBAHİR-2)


Uzun ve mecburi bir aradan sonra Seddülbahir gezisine kaldığımız yerden devam. Bu mecburi arada ofisimizi taşıdık ve hayran kaldığım Seddülbahir'e bir gezi daha yaptık.

Seddülbahir'in Ertuğrul koyu savaş sırasında İngilizler tarafından ilk çıkartmanın yapıldığı yer. Milli parkın en uç noktası. Milli park sınırlarına dahil olduğu için çivi bile çakılmasına izin verilmiyor.Dolayısı ile doğal ve bakir hali ile kucak açıyor ziyaretçilerine. Köyde irili ufaklı pansiyonlar ve kiralık odalar var. Biz Abide manzaralı olan Köşk Pansiyonda kaldık. Oldukça temiz ve şirin biryerdi. Kişi başı kahvaltı dahil günlük 25 TL ödedik.

Güneşin Abide'nin üzerine doğmasını izlemek başka bir keyif









Pansiyonumuza yerleştikten sonra, eşyalarımızı bırakıp hemen sahile indik. Sahile inerken Savaş Malzemeleri Müzesi karşılıyor ziyaretçileri. İngiliz siperleri ilk günkü gibi. Topraktan, denizden çıkarılmış bir sürü top, tüfek, mermi, sıhhiye malzemeleri, kap kacak, konserve kutuları, savaşı anlatan yazılar sergileniyor müzede. Koyun sol tarafında Seddülbahir Kalesi, sağ tepede Şehitler Anıtı, arkada İngiliz Mezarlığı. Her yer tarih ve savaş kokuyor burada. Savaşın dehşeti, şiddeti, hüznü hala hissediliyor.

Deniz kelimelerle anlatılamayacak kadar güzel.

Seddülbahir Kalesi

Müzeyi gezisi bitiminde kendimizi Ege'nin masmavi ve tertemiz sularına attık. Bu koyda deniz başka bir temiz. Hava başka bir huzurlu.Öyle şezlong , şemsiye, lüks, konfor yok. Şemsiyeni kendin getiriyor, havlunun üzerine uzanıveriyorsun.
Saatlerce kulaç attıktan sonra altın tozu misali kumların üzerine bırakıvermek kendini dünyalara bedel.

Deniz kenarında Mocamp adlı küçük bir tesis var. Denize sıfır konaklamak isteyenler için ideal.







Seddülbahir'de Abide'nin üstünden doğan güneş, karşı taraftaki şehitliğin üstünden batıyor. Balıkçı tekneleri birer birer sahile geri dönüyor. Bizim içinde artık yavaş yavaş toplanma vakti.Pansiyonumuza geri dönüyoruz.
Akşam yemeği için Çanakkale Boğazı manzaralı balıkçıda ayırttığımız yerler bizi bekliyor.
Yemeğimiz, sohbetimiz, manzaramız keyifli. Lezzetti balıklar ve mezeler için 3 kişi ödediğimiz hesap 75 TL. Burası güzel olduğu kadar da ucuz bir yer.

Sabah  kahvaltının ardından balıkçının hemen yanında ki Konak Aile Çay Bahçesinde alıyoruz soluğu. Çay, kahve içmek isteyenlerin, okey tavla oynayanların uğrak yeri. Bembeyaz duvarları, fesleğenleri ve kılavuz kaptanları ağırlayan liman manzarası ile  ayrı bir keyif mekanı bu çaybahçesi.

Ne taraftan baksan Abide gözüküyor Seddülbahir'de. Çay bahçesinde de hoş bir abide manzarası var.









Dönüş zamanı geliyor. Bu güzel tarih ve huzur dolu köye veda etme vakti. Dönerken köydeki birbirinden güzel evleri fotoğraflamadan duramıyorum.

Burada ve buraya gelirken yol üzerinde heryer ayçiçeği tarlası. Hepsi yüzlerini güneşe dönmüş, tatlı bir rüzgar ile dans ediyorlar.

Bir sonraki gelişime kadar veda ediyorum bu güzel yöreye. Biliyorum ki bu son gelişim değil. En kısa zamanda tekrar burada olacağım, buranın huzurlu havasını tekrar soluyacağım...

27 Temmuz 2010 Salı

GİTTİK GEZDİK GELDİK III (SEDDÜLBAHİR-1)

Cumartesi sabah saat 08.00 gibi çıkarken yola bir gezinin bende bu denli izler bırakcağını hesaba katmamıştım hiç.
Maksadımız Seddülbahir'de ayırttığımız pansiyona bir an önce yerleşmek ve kendimizi Ege Denizi'nin bizi bekleyen mavi sularına atmaktı. Yola çıktık , ilk mola Keşan'da. Sıkı bir kahvaltı sonrası yola devam.

Birlikte gittiğimiz arkadaşımız 57. Alayı ziyaret etmek istediğini söyleyince başladı şehitlik turumuz.

Önce 57. Alay Şehitliği

(Yb.Hüseyin Avni Bey'in komutasındaki 57. Alay'ın tamamı (628 kişi)
25-28 Nisan 1915 tarihleri arasında şehit olmuştur.)


                                                     
                   Çanakkale derler yeşil söğütlü,
                   Neçe molla getti eli divitli,
                   Bi mektup atayım üstü tahütlü,
                   Mektubum ordunu bulur m’ola


                                                                                                                 Türk Siperleri
                                                                                 
Conkbayırı 











Sigaramın tütünü
Şimdi içti sütünü,
Çanakkale'de kaldı,
Çocukların bütünü oyyy...( Anonim)



                    Türk ve İngiliz şehitliği. Hepsi koyun koyuna, hepsi al bayrak altında!



Devam Edicek...

20 Temmuz 2010 Salı

GİTTİK -GEZDİK-GELDİK II ( AKÇAKESE)

Haftasonu Akçakese'ye gittik. Cumartesi olarak planladığımız gidişimiz evimizdeki muhtelif su borularının patlaması ile pazara kaldı. Ama biz yine de yılmadık , caymadık düştük yollara.

Giderken Şile yolundaki senelerdir bitemeyen yol çalışması yüzünden oldukça zorlu anlar yaşadık fakat yeşil renk bizi kucakladığında unuttuk çileli yolları. Kabakoz'a vardığımızda doğa kucakladı bizi.




Kabakoz'dan sonra Akçakese. Köy merkezinden sonra uzunca bir yokuş sonrası sahile varılıyor. 3 tane tesis var yanyana. Bir tanesi bir otel, bir tanesi bir camping ve muhtarlığın plajı Mahmutdere Plajı..Giriş arabalar için ( otopark parası) 15 TL, minibüsler için 30 TL. Tabii şanslı iseniz ve otoparkta yer bulabilirseniz. Biz bulamadık ve aracımızı köyün meydanında bir yere bıraktık ve plaja kadar yürümek zorunda kaldık. Zorlu bir yoldu. Plaja girerken para vermedik , 2 şezlong 1 şemsiye için 15 TL ödedik. Son şezlong ve şemsiyeleri biz kaptık şanslıydık. İstenirse çardak misali yerler yapmışlar oralar kiralanabiliyor 30 TL karşılığında. Mangal  yapanlar bile vardı çardaklarda.

Lüks yada çok konfor bekleyenler için pek uygun bir yer değil.   Haftasonları oldukça kalabalık ama kimse kimseyi rahatsız etmiyor.Tek dezavantajı kalabalık yüzünden  şezlong ve şemsiye bulmakla ilgili yaşanan zorluklar. Dolayısı ile erken gitmekte hatta pazar yerine cumartesi gitmekte fayda var. Hatta hatta fırsat var ise hafta içi keyfine doyum olmaz gibi duruyor. :) Ya da arabanın arkasına bir şemsiye atıp, havlunuzu da mis gibi kuma serip plajın keyfini çıkartmak da bir yol olabilir. Edindiğim bir bilgiye göre  Maden Tetkik tarafından yapılan incelemelerde bu sahilin kumunda altın tozlarına rastlanmış.

Biz yanımızda yiyeceklerimizi götürdük ama gitmişken fiyatlara bir göz attım. Gayet makul. Köftenin porsiyonu 7 TL, büyük bardakta çay 1,5 TL, büyük kupada neskafe 2,5 TL, su 1 TL, sahile servis yok. Tuvaletler ücretsiz ve şaşırtıcı derecede temiz. Deniz sonrası duş almak isterseniz yarı kapatılmış bir alanda 1 TL karşılığında bu hizmeti veriyorlar.

Plaj yumuşacık altın gibi kum            Deniz berrak ve kumluk








Karadenizin aksine yumuşak bir denizi var. Dalgaları hiç hırçın değil.
Çocuklar için ideal , sığ , az dalgalı ve kum...Kayalar, orman, altın rengi bir kumsal, berrak bir su.



Fakat görünen o ki kentleşmeden, taşlaşmadan ve orman katliamından burası da nasibini alacak yavaş. Bir sürü ağaç kesilip , güzelim ormanlar yok edilip hemen bir villa sitesi kurulmuş bile tepelerden birine. Yakışmış mı HAYIR, hem de hiç..Yolda gelirken irili ufaklı orman katliamları ve böyle yapılan küçük küçük siteler hep dikkatimi çekti. Birkaç seneye kalmaz , bu güzelim denizi mis gibi ormanları da bitiririz gibi geliyor. Bu çok üzücü...














Dönüş için hareketlendiğimizde saatlerimiz 18.00'ı gösteriyordu ve geri dönmemiz gereken yaklaşık 80-90 Km'lik bir yolumuz vardı. Eve vardığımızda saatlerimiz 22.10'du. Dönüş çileli , eziyetli ve yorucu idi. Yollardaki yapım çalışmaları, kötü şöförler, kazalar vs derken 4 saatte evimize varabildik.

Dönerken makinamın objektifine takılanlar ise;



mimarisi hoş yeşillikler içinde bir köy camiisi,













pembe şeker bir ev












Daha fotoğraflanacak dantel gibi ahşap evler, pencerelerinde sardunyalar vardı ama. Bir başka zamana deyip geçtik yanlarından.  Bir daha ki sefere kulağıma küpe; cumartesi sabah erkenden düşeceğim yollara..



16 Temmuz 2010 Cuma

AKÇAKESE

Geçen sene bir otele gitmiştim Ağva - Şile taraflarında. Oteli pek beğenmesemde denizi aklımdan hiç çıkmıyordu nicedir. Şilenin azgın sularının tersine bir o kadar sakin, dalgasız - taşlı zemininin tesine yumuşacık kumlu ve hemen derinleşmeyen Sarımsaklı Plajını andıran bir yerdi. ( BKZ. RESİMLER )

Özellikle çocuklar için girilmesi oldukça elverişli idi. İncecik altın gibi kumlarında güneşlenmek bir o kadar keyifli ve havası da bunlatıcı değil -püfür püfür esiyordu. Arkada çam ormanları , önünde uzanan mis gibi bir koy. İstanbul'da olduğumuzu unutmuştuk geçen seneki küçük kaçamağımızda.

Tabii yine de Karadeniz olduğunu unutmamakta ve bu denizin dalgalarının sağının soğunun belli olmadığını hatırlamakta fayda var mantığı ile bir görevli denizin o günkü durumu ile ilgili bilgi veriyordu gelenlere. Bu da ayrı bir nezaket ve uyarı şekli olduğu için hoşuma gitmişti.

Etraf yiyecek ve içecek yönünden biraz kısıtlı olduğu için biz otelin fahiş fiyatlarına mahkum kalmıştık ki ufak pet şişe suyu korkunç bir rakama satıyorlardı.

Araştırdım , inceledim oranın Akçakese mevkiinde olduğunu buldum. Üstüne üstlük bir de belediye plajı olduğunu öğrendim.  Hatta belediye tesisisinin içi geliştirilmiş oldukça güzel olmuş diye yazılar da okudum.
Eğer gerçekten öyle ise çook keyifli bir yer olmuştur ve hepinize tavsiye ederim.

Bu hafta sonu direkisyonumuzun yönü Akçakese. Sandöviçler yapılacak sabah erkenden, meyveler , içecekler hazırlanacak ve sabah sabah yollara düşeceğiz. Tabii hava durumu bize bir oyun oynamaz ise...

Geçen seneden beri neler değişmiş bu saklı cennette göreceğim. Dönünce hepinizle izlenimlerimi paylaşacağım..

Bu yazıdaki fotoğraflar internetten alıntı. Dönüşteki yazımda kendi objektifimden kendi resimlerimi yayınlayacağım.

İyi hafta sonları olsun hepinize..

7 Temmuz 2010 Çarşamba

GİTTİK-GEZDİK-GELDİK

Tatil bitti, iyi de geldi hepimize. Sarımsaklı'nın altın rengi kumlarında güneşlendik, masmavi ve BUZZ gibi sularında yüzdük, Şeytan Sofrası'nda gün batımını izledik, Cunda'da sakızlı dondurma yedik.. Kumsaldan denizkabuğu topladık, yıllar sonra denizde kaydırmaca oynadık, çocuklarla taş sektirdik, hiç kitap okuyamadık!, disko , bar vs de neymiş sesini duymakla yetindik. Çocuklar gibi şen, sırtımızda 10 ton yük taşımış gibi pestilimiz çıkmış vaziyette tamamladık tatili.

Dönüşte Çanakkale üzerinden döndük. Kaz Dağları'nda ciğerlerimiz bayram etti, köylülerden alışveriş yaptık, Truva'yı gezdik, Ezine'den peynir aldık, Çanakkale'de Şehitlikte gözyaşlarımızı tutamadık, Tekirdağ'da köfteciye uğramasak ayıp olurdu.

Gezdik, tozduk, yedik, içtik, yüzdük.. Hep güldü yüzümüz, çocuk yanımızı yeniden keşfettirdi bize meleklerimiz.Giderken hava çok kötüydü neredeyse yol boyunca somurttum durdum. Ama Ayvalık'ta içimizi ısıtan bir güneş karşıladı bizi ve hiç saklamadı kendini bulutların arkasına.

Paylaştık, paylaştıkça rahatladık...

Bu tatilden çıkarımlarım;

İki çocukla tatile gitmenin ( hele ki biri 2 yaşında ise) ne denli zor ama bir o kadar da keyifli olduğunu anladım. Bazen insan isyan noktasına gelse de, ne işim var uleynn benim bu tatilde dese de yorgunluktan gece saat 23.00'da uyuya kalsa da muhteşem bir deneyimdi.

Çocukla tatil çok keyifli ama böyle bir tatilden sonra kocayla 3 günlük bir kaçamak yapıp başaşa kafa dinlemek de gerekiyor...

Gezelim, görelim, eğlenelim tadında bir tatili Türkiye'nin çeşitli bölgelerine maddi imkanlar elverdikçe senede bir gerçekleştirmek çocukların gelişimi , büyüklerin paylaşımı açısından oldukça verimli bir olay...

Güzel ve keyifli bir tatil yapmak için hatrı sayılır paralar harcamaya hiç de gerek yok..

Hiç bir havuzu, asla denizin keyfine değişmem...

Her köşesi cennettir benim güzel memleketimin...

24 Şubat 2010 Çarşamba

BALIK SEVERLERE


Malum hafta sonu yaklaşıyor. Malum restauranlarda fiyatlar da el yakıyor. Hele balık restaurantlarının yanından bile geçilmiyor. Ama İstanbul'da öyle bir yer var ki, hem balığa hem mezeye doyuyorsunuz hem de önceden ne ödeyeceğinizi bildiğiniz için düşüne düşüne sipariş vermiyorsunuz.


Set Balık Restaurant Tarabya..


Mekan denize sıfır, otoparkı var. İçerisi biraz sıkışık ama çok rahatsız edici değil. Masalarda yerler alındıktan sonra başlıyor servis ve gece boyu devam ediyor. Çeşit çeşit mezeler, ara sıcaklar, ardından balık , ardından çeşit çeşit değişik tatlılar. Yiyeceklerin biri geliyor diğeri gidiyor, mekanın kalabalıklığına oranla servis çok hızlı. Limitsiz yerli içecek de fix menü fiyatına dahil. Birkaç ay önce gittiğimizde kişi başı 55 TL olan fix menüde akşam 20.00'dan gece 00.00'a kadar tıka basa yedik ve hala servise devam ediyorlardı.


Sıkışıklığından mütevellit çocuk ile gitmeye pek uygun bir mekan değil. Kalkıp koşturacakları bir alan yok.


Gitmek isteyenlere minik bir ön bilgi. Kredi kartı geçmiyor..


Şimdiden iyi eğlenceler ve afiyet olsun.