Hürriyet

bir zamanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir zamanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2012 Cuma

MARSIN KIZI

Bugün doğmuşum ben.. Bugün bir öğle vakti..Marsın kızıyım, sıkı bir koç burcuyum..

İyi ki hayattayım, iyi ki anneyim, sevgiliyim, arkadaşım, dostum.. İyi ki yaşıyorum.

Şarkıda da dediği gibi " İyi ki doğdumm" ... 25'ten biraz daha fazlayım ama olsun ..30'lu yaşlarda çok güzel..10 sene kadar bu yaşlarda kalmayı planlıyorum :)))

26 Mart 2012 Pazartesi

SUPER MARIO

Yeni trend 80'ler / 90'lar programları partileri yapmak.
Herkes de o yıllara bir özlem var. İnsan saflığı masumiyeti özler zaten, doğasında vardır.
Her ne kadar büyüdükçe doğaı bozulsa ve kaybetse de saflığını.
Kaybettiğimizden sanırım özlemimiz..
Yine de ;
20 sene sonra 2012'ler diye program yapacaklarını hiç sanmam..Eğlenen ve anıları olan son kuşak bizdik.Masumiyet güzeldi be Super Mario!

7 Şubat 2012 Salı

TELSİZLERDEN TWEETLERE


Yaşıtım olanlar hatırlayacaktır mutlaka.
Bir zamanlar dergilerin içinde mektup arkadaşı arayanlar köşesi, bazı evlerde " brekk brekk arkadaş arıyorum" sesleri yankılanan telsizler  vardı.
Sosyalleşmek, paylaşmak adına o günün imkanlarınca çabalardı herkes bir şekilde.
Telefonla birini aramak bile bir sabır işiydi. 7 tane rakam çevirmeli telefonlarla 5 dakikada anca çevrilirdi.
Şimdi herşey çok daha kolay..
Cep telefonları, internet, sosyal paylaşım siteleri, mesajlar, tweetler, bloglar. Tek tuşla istediğin kişiyi, mekanı, keyfinin kayhasını, ağzının tadını bulabilirsin.
Bunlardan birine yakalanmamak, bu hızlı devinimin bir parçası olmamak mümkün değil. Kapıdan kovsan, bacadan giriverir bir teknoloji içeri.
Paylaşım alası ve en hızlısı var artık. Depresyonda olduğunu dünyaya ilan etmek 5 saniye.
Herşeyimizi herkesle paylaşıyoruz, yüzünü bile görmediğimiz insanların dertlerini biliyoruz. Dün akşam kim ne yedi haberdarız, hangi caddeyi turluyor anında öğreniyoruz.
Öyle içiçeyiz ki özleyemiyoruz bile.
Peki tüm bunlara rağmen, neden bu büyük yalnızlık hissi?

17 Ocak 2012 Salı

5 SENE SONRA

Lise yıllarındaydım. Yaz tatiliydi üniversiteye hazırlık kursuna gitmek için para kazanmamız ailemize yardım etmemiz gerekiyordu. 3 ay çalışsak hiç değilse harçlığımızı çıkarsak bize yeter de artardı.

Okulumuz yakın ve dönemin ünlü kitapevlerinden birine gittik bütün cesaretimizi toplayarak.

Daha önceden araştırmıştık, 3 gayrimüslüm ortaktı sahipleri ve civarda çok sevilirlerdi.

Konuştuk, derdimizi anlattık, iş istedik. Büyük bir sabırla ve hiç sözümüzü kesmeden dinlediler. Sanırım önemsendiğimi bu denli yoğun hissetmiştim ilk kez. Hiç yadırgamadılar bizi, hiç tuhaflarına gitmedi iş istememiz, hiç umursamaz davranmadılar ve bizi işe aldılar.

Koca bir yaz çalıştık orda. Hatta okullar açıldı öğleden sonraları bir süre daha çalıştık. Ama ne çalışmak. Akşamları yorgun argın fakat bir o kadar da mutlu çıkıyorduk iş yerimizden.

Patronlarımızın çocukları da bizimle aynı şartlarda çalışıyorlardı. Aynı koliyi birlikte taşıyor, aynı toz toprak yüzümüze bulaşıyor, aynı kağıtlar ellerimizi kesiyor, öğlenleri aynı yemeği yiyiyor, azarı birlikte işitiyor, övgüyü birlikte alıyorduk. Aynı primleri ve aynı maaşı alıyor, iş çıkışı aynı yere gidip birlikte eğleniyorduk. Ne onlar farkındaydı patron çocuğu olduklarının ne de patronlar elemanlardan farklı olduğunun kendi çocuklarının. Çok şey öğrendik biz o 3 ortaktan. İnsanlığı, yardımlaşmayı, çalışmanın önemini, ayrım yapmamayı, alın teriyle kazandığın paranın güzelliğini, sevgiyi, dostluğu, eşitliği, kardeşliği.

Bir gün kalleş bir cinayet haberini flaş olarak geçti televizyonlar. Duyduğumda anlamadım önce kim olduğunu. Resmini gördüm sonra. Fırat Abi! Sizin Hrant Dink diye bildiğiniz, benim Fırat Abim!
Gözleri yaşlı yıkılmış ben yaşlarda bir çocuğa çarptı gözüm, Fırat Abi'nin oğlu, benim birlikte aynı koliyi taşıdığım , belki de ilk paralarımızı birlikte kazandığımız arkadaşım..Fırat Abi'nin karısı Bayan Rakel..Kardeşleri, arkadaşları, akrabaları. Hepsini tanıyordum..Çok iyi insanlardı onlar, kimsenin bilmediği ancak onları yakından tanıyanların tanık olabilecekleri büyük bir merhametleri vardı. İnsan gibi insandı..Herkes Hrant Dink diye bile dursun ben ve benim gibi birçok insan için Fırat Abiydi o.
Ne uğruna , kim uğruna, hangi dava uğruna kıyıldı canına bilinmez.

Az önce yine izledim haberlerde..Verilen ( verilmeyen) cezayı.
5 sene sonunda ortaya çıkan karar ve tablo!
Adalet mi bu?

16 Ocak 2012 Pazartesi

YASTIĞA BEŞ KALA

Soğuktan içi ürpererek pijamalarını giydi. Kolunu pijamasına doğru kaldırırken ortaya çıkan hafif serinlik bile derisini diken diken yapmaya yetiyordu. Odaya hafif bir tütsü kokusu yayılmıştı.

Bütün vücudu dayak yemiş gibi ağrıyordu. Öyle yorgundu ki yatağa yatar yatmaz uyuyacağından neredeyse emindi.

Yatağı sıcak ve davetkar, yastığı "hadi yasla başını bana usulca der" gibi duruyordu. Daha fazla dolanmadan hemen yatmaya karar verdi. Başucunda her akşam duran su sişesini kontrol etti. Doluydu. Telefonun alarmını sabah 7'ye kurdu, telefonu sessize aldı. Yavaşça yatağına süzüldü, başını kuş tüyü yastığına gömdü, yornanı üzerine çekti ve iki bacağının arasına sıkıştırdı.Yattığı yerde hafifçe sallandı. Uyumaya geçmeden önce hep yerleşirdi böyle. İçinden dualarını okudu, gözlerini kapattı. Her zaman yaptığı gibi hayal kurmaya çalıştı. Beceremedi. Bir daha denedi. Olmadı. Yıllardır hayal kurarak uykuya dalardı.


Her gece dünyayı baştan kurar, o kurduğu dünyada devr-i alem yapar, merak ettiği ülkelere geziler düzenler, kafasından hikayeler yazar, günü aklından geçirir, değiştirmek istediği yerlerini değiştirir, yaşamak isteyip de yaşayamadığı herşeyi yaşar, gitmek isteyip de gidemediği yer yere gider ve sonunda nasıl uykuya daldığını farketmezdi. Ama son zamanlarda farkediyordu ki kendi büyürken hayalleri küçülmüştü. Her geçen yılla birlikte hayal kurmak daha da güçleşiyor, günün muhasebesi daha da uzuyor ve uyku bir türlü gelmiyordu.

Sıkıca yumduğu gözlerini açtı. Kendini zorlamaktan yorulmuştu ve bu gece de hayaller ülkesine yolculuk mümkün gözükmüyordu. Kalktı, ışığı açtı, eline kitabını aldı.

Ve anladı ki gece uzun olacaktı.



Yastığa 5 kala uyuyanlar, dakikalarca dönüp duranlar, müzik dinleyenler, kitap okumadan gözünü kırpmayanlar. Herkesin uykuya geçiş süreci ve farklı.

Siz hangi kategoriye giriyorsunuz?

14 Ekim 2011 Cuma

ÖĞRETMEN ATAMALARI

400.000 ...Yanlış okumadınız.. Yazıyla ( Dört yüz bin) ...Öğretmen açığı..

350.000... ( Üç yüz elli bin) ..Atanmayı bekleyen öğretmen..

Bir yerlerde öğretmen yok diye dersler yapılamıyor, çocuklar eğitim hakkından mahrum kalıyor..

Yanyana iki okuldan birinin öğrencileri İngilizce öğrenirken mesela, diğer okuldakiler o dersi boş geçiriyor.

Bir okulda geometri soruları son sürat çözülürken, başka bir okulda o derste öğrenciler öğretmen yokluğu yüzünden etüt yapıyor.

Sonra bu çocuklar aynı sınavlara sokuluyor. Eğitim -öğretim eşit değil ama girilen sınavlar aynı.

Haksız rekabetin, hak yemenin, fırsat eşitsizliğinin daniskası.

Sonra bir yerlerde 350.000 atanmayı bekleyen öğretmen...

Sınavla okul kazanmış, o okulu sınavlarla bitirmiş, yeterliliğini ispat etmiş ( aslında edememiş)

Ama önüne bir sınav engeli daha konulmuş 350.000 öğretmen.

O öğretmenlerin gelmesini bekleyen çocuklar..

İşsiz işsiz etrafta dolaşıp, en sonunda pes ederek güvenlik görevlisi olarak çalışmaya başlayan gencecik eğitimciler..

Ben bu hesaptan birşey anlamadım, ya siz ?

1 Kasım 2010 Pazartesi

DÜNYA YORGUN ARTIK

Hayat yorgun artık.. Neşeli neşeli gülümsemek yerine , en hüzünlü yönlerini gösteriyor misafirlerine. Geçip giden bunca milyon yıl yaşlandırmış ki dünyayı, beli bükük bir ihtiyar gibi ağır aksak yaşanıyor günler.

Evrenin gözü yaşlı, kulağı kapıda. Bir kurtaran olsa da taşımasam bunca insanın yükünü dercesine isyan ediyor. Yağmurlar, fırtınalar, tusunamiler, depremler... İsyan üstüne isyan çıkartıyor da kimse farkında değil.

Tamah edecek azı da bulamaz olduk ama gözümüz hala çokda. Göz bu istiyor, dünya yaşlı, dünya yorgun dünya bezgin.. Vermeyenin iki yüzü kara misali , esirgemekte diretiyor yüzü kapkara dünya.

Bir tatlı huzur isteyenlerin huzuru bile iki kelime arasındaki saliselerde gizli. Yakaladın yakaladın yakalayamadın bir sonra zamana kalıyor . O zaman ne zaman gelir bilinmez...

Bir elin hiç birşeyi yok, iki elin sesi bile çıkmıyor artık..Üçüncü beşinci eller gerek ama ellerin yerinde yeller esiyor. İnsanlar sağ cebindekini sol cebinden saklıyor..

Komşuda pişen, kimseye düşmüyor artık. Çünkü komşudaki komşuya bile yetmiyor..

Dünya yorgun artık..Can çekişiyor

27 Ekim 2010 Çarşamba

TAZE EKMEK VE YARIM KİLO KUŞBAŞI

Yıl 1998.. Deprem sonrası.. 2. gün. Televizyonda kurtarma çalışmalarını izliyorum içim acıyarak.

Fırından ekmek alır mısın? diye sesleniyor ev arkadaşlarımdan biri. "Dönerken de kasaptan yarım kilo kuşbaşı". Ses yankılanıyor kulaklarımdan " Fırından ekmekkk alır mısınn , yarım kilo da kuşbaşıı?"

Nasıl yani ? Ama ordakiler , bina altındakiler? Nasıl da devam ediyor hayat? 2 saat uzağımdalar oysa ki..
2 saat uzağım , kan revan. 2 saat uzağım gözyaşı. Fırından taze ekmek ve dönerken de kuşbaşı..

Belki de o gün , en güçlü empati yapabildiğim gündü..Yiyemedim..Fırından taze çıkmış ekmeğin bir lokması bile geçemedi boğazımdan. Koştum yardıma..Bir haftaya yakın kaldım oralarda. Yaşadıklarım gözbebeğimin kenarında bir damla olarak durur hep , duracak da..

Sabah bir haber.. 3 sene önce annesinden ölesiye dayak yiyerek koruyucu aile yanına verilen Sıla Bebek'in abisi. Yetiştirme yurdunda, kendinden yaşça daha büyük olanlar tarafından darp edilmiş. Sıla Bebek'in eski görüntüleri geldi ekrana, bakamadım..

Abisine kızıp 4 yaşındaki yeğenini işkenceyle öldürüp apartman boşluğuna atan "Korkunç Hala" nın haberleri dün her yerde idi. Okuyamadım..

Komşusunun çocuğunu sobada yakanlar, konuşmayı bile bilmeyen bebekleri dövenler..Sahi ne oluyor insanlara? Ya da hep böyle idi herşey , haberleşme hızının artması ile olan biteni daha rahat öğrenmeye başladık..Kol kırılıp yen içinde kalmıyor artık.. Burda öksürsen , Amerikadan biliniyor.

Ya bize birşeyler oluyor , ya herşey zaten böyle idi..Farketmiyor ki.. İnsanların canı yanıyor.. Çocuklar ağlıyor..Ve ben kendi çocuklarımın yüzüne bakamıyorum, ve ben kendi çocuklarımın başını okşarken bir evde işkenceye maruz kalan bir çocuğun varlığını bilmek , kendi çocuğumu sevebilmekten alıkoyuyor beni..Çocuğuma çikolata alırken, bir çikolata ile kandırılan ve tecavüze uğrayan çocuklar geliyor aklıma , çikolatayı yerine bırakıyorum..

Çocuklarımın gözlerinin içindeki neşe, biliyorum ki başka bir çocukta endişe.. Biliyorum ki çok uzaklarda değil yakınımda bir yerlerde bir çocuk, korkuyor bir çocuk çaresizce ağlıyor, bir çocuk annesinden babasından uzaklaştırılmış belki de organları alınıyor. Dilendiriliyor, hayattan acımasızca kopartılıyor..

Bir çocuk, çocuklar yok ediliyor, katlediliyor..Utanıyorum..İnsan olmaktan ...Birşey yapamıyor olmaktan..

Bazen diyorum ki, tecrit etsinler hepimizi biz büyükleri, biz canavarları.. Büyüsün çocuklar neşe içinde, kendi dünyalarında, kendi masumlukları ve saflıklarıyla..

9 Temmuz 2010 Cuma

İSTANBUL MU SUÇLU?

İsli, puslu, ıslak bir İstanbul sabahı. Temmuzun ortalarında olduğumuza inanmakta zorluk çekiyor beynim. Meğer küresel ısınmıyor, küresel soğuyormuşuz ..Aslında ne sıcak ne soğuk garip bir hava. Tam da İstanbul'a yaraşır nitelikte güvenilmez.

Sessiz İstanbul sabah sabah..Boğucu, yorucu.Bir mengene gibi sıkıyor heryerden. Okullar kapalı mini mini birler, çalışkan ikiler ortalıkta yok. Okulların kapanması bile İstanbul'un masumiyetinin azalmasına yardımcı olmuş. Kocaman ve asık yüzlü insanlar , hedeflerine kitlenmiş asker gibi yürüyorlar rap rap.

Herkes işyerinde olacak birazdan, kahveler çaylar söylenip akvaryum yaşamlar başlayacak solunan yapay klima oksijeniyle birlikte.

Ev hanımları offlaya pofflaya kalkıp havaya bakıp isyan edecekler. Ruhum daralıyor diye telefonlar açacaklar ve havadandır havadan diye teselli verecekler birbirlerine. İstanbul'a da bir şey oldu bu sene havalara baksana diye uzayacak sohbetleri.

Çocuklar dışarı çıkmak isteyecek , çıkamayacak . Hem yağmur, hem İstanbulda ki çocuk kaçırma olayları derken bu suçtan da İstanbul payına düşeni alacak.

İstanbul'da silahlar konuştu diye altyazı geçecek haber bültenleri, 3 ölü 5 yaralı. Ardından Boğaz Köprüsünde bir intihar girişimi, viyadükte takla atan bir kamyon. Ahhh İstanbul ahhh diye iç geçirilecek. Yaşanacak yer
misin be!

Taksimde tinerci dehşeti, dere yatağında kurulan evleri basan sel suları. Kahpe İstanbul. Ne hale düştün, ne hale düşürdün bizleri. Trafikte geçirdiğimiz kabus dolu saatler de işin cabası.

Seneler önce nazlı bir gelin gibi süslerken herkesin hayalini, herkesin kabusu oldun şimdi. Akın akın gelirken insanlar taşını altın, toprağını elmas sandıkları bu şehre, şimdi nasıl becersek de kaçsak buralardan diye düşünüyorlar.

Ahh eski İstanbul ahh!

Acaba , tüm bu olanlardan İstanbul mu suçlu yoksa bir türlü doymak bilmeyen aç ruhumuz mu?

Ne demiş NİHAL MİRDOĞAN;

Bir gün bana İstanbul'un suçu var deme
Sevdanın rahıyasıyla,
Her nefesiyle, her busesine kana kana
Gül bahçelerinde tutuşacaksan
Ey kadın!
Bu kentin kollarında inleme
Farkıda mısın?
Yola çıktık bir kere..

13 Nisan 2010 Salı

BÜYÜ(DÜM)MÜŞÜM

Yeni yaş , yeni umutlar, yeni mutluluklar,bu sene yapacaklarım , ölmeden önce yaşayacağım heyecanlar listeleri falan hepsi fasa fiso. Hayat kendini istediği gibi yaşıyor, sen de oturup seyrediyorsun. Hayatı şöyle yaşayın, böyle olun, hiçbirşeyi ertelemeyin diye yazmak kolay da uygulaması çok zor. Yani kısaca mum dibine ışık vermiyor.

Büyümenin en keyifli yanı hayatı olduğu gibi kabullenmek gerektiğini öğrenmek, akışa müdehale etmenin boşa bir çaba olduğunu görmek ve bu edinimlerden mutsuzluğa kapılmak yerine keyif almakmış. Keyif almaya başladığımda anladım bu gerçeği.

Bıraktım kendimi; hayatın rüzgarlarından keyif alıyorum. Biliyorum ki herşey olması gerektiği zamanda çözüme kavuşuyor, benim istediğim zamanda değil. Ve o olması gereken an en doğru an.

Bu sene ilk defa doğum günümü unuttum ta ki birileri iyi ki doğdun diyene kadar. Ve bu sene ilk defa anladım ki ben büyüdüm. Ve anladım ki büyümek hiç de kötü değilmiş.

Herşeyi yapacağım, bin parça olacağım, herşeyin iyisi olacağım çabalarım falan yok. Neyi yapabiliyorsam o kadarı beni gülümsetmeye yetiyor.

Her arzu bir kahırdır demişti birileri birgün bana. Şimdi çok iyi anlıyorum ne demek olduğunu. Ne kadar az istek, o kadar çok mutluluk. Mutluluğun yolu istekleri sadeleştirmekten geçiyormuş. Benim de kendime doğum günü hediyem bunları farketmek oldu bu sene.

İyi ki büyüdüm, iyi ki kadın oldum... Çok mutluyum

20 Ocak 2010 Çarşamba

GÜNLERDEN ÇARŞAMBA

Gözümü zar zor açtığımda telefonun alarmı şirret komşumuzun tiz çığlığı gibi ötüyordu. Erteledim, 5 dakika sonra yine başladı ötmeye. Baktım kalkmaktan başka çare yok tek gözüm kapalı kalktım yataktan. Salonun penceresini sonuna kadar açıp buz gibi havayı içime çektim kendime gelirim diye nafile. Açık olan diğer gözüm de soğuktan kapandı. Önce TV'nin sonra ısıtıcının düğmesine dokundum. Isıtıcının düğmesine dokunurken duyduğum" İstanbul'da yoğun kar yağışı etkili oluyor" cümlesi gözlerimden birini açarken, muhabirin " Evet şimdi Çatalca'ya bağlanıyoruz" ananonsu ile yine kapandı. Çatalca nereee, İstanbul merkez nere, haber merkezlerinin bu kelime oyunları beni bir gün katil edecek.

Gözlerimi aça kapaya aça kapaya bir baktım ki iş yerine gelmişim. Çatılarda bir iki avuç kar, yerlerde zaten bir halt yok. Kar yağışı bir tatile sebebiyet vermeyecekse yağmasın kardeşim ne gerek var. Yağmur yeterli , hiç değilse bir tarafımız soğuktan uyuşmuyor yağmur yağdığında.

Ofise girdim bütün cinlerim tepemde ama belli etmeyeceğim ve uyumlu bir mesai arkadaşı olacağım ya , herkese sırıta sırıta " Günayydınnn" diyorum.

Arkadaşlardan biri imdadıma yetişti. Neyse ki uzun zamandır çalıştığımız için kendisiyle ciğerime kadar tanıyor beni. "Bozbekçim kasma sen, bugün çarşamba" dedi. İstediğin kadar somurtup oturabilirsin odanda biz üstümüze alınmayız.

Ohhh dedim,somurtuk yaşayabilirim bugün. Yalandan sırıtmama gerek yok. gevşedim. Herkesin pazartesi sendromu var, benim çarşamba. Şeytan kaçıyor içime çarşamba günleri. Bilmiyorum neden.

Ama bugün çarşamba, gelmeyin üstüme yakarım :)

31 Ekim 2009 Cumartesi

ARAP KIZINI SEL ALDI



Yağmur yağıyor
Seller akıyor
Arap kızı
Camdan bakıyor...

Herşeyden bir eğlence çıkarmak çocukluk meşgalesi imiş demek. Cama vuran yağmur damlalarına bakıp şarkı söylemek ne güzeldi eğrisini doğrusunu, varlıklısını yoksulunu, evlisini evsizini düşünmeden.

Kocaman kocaman, tasasız art niyesiz gülmek çocukken oluyormuş meğer. Yağmur altında ıslanmak ve eğlenmek için sokağa çıkmak, yağmurun altında dans etmek kanlarımızın deli aktığı zamanlarda kalmış. Ayaklarının ıslağını hissetmiyormuş o zamanlarda insan, sıçan gibi ıslak eve gelmek mutlulukmuş.

Yağmur yağıyor şakır şakır. Gök denilen kubbenin dibi mi , tepesi mi neresi bilmem ama bir yerleri delindi.

Çocukken coşku ile karşıladığım yağmuru şimdi endişe ve iç sıkıntısı ile izliyorum sıcak, kuru ve kombili evimden.

Kim bilir kaç kişi elinde kova, evin içine dolan suları çıkarmaya çalışıyor, kim bilir kaç evsiz geceyi kuru geçirebilmek için boş bir ATM makinası içi, saçak altı, apartman girişi arıyor, kaç bebenin ayakları ıslak, kaç yavrunun elleri soğuk, kaç anne baba çaresiz gözü yaşlı.

Rahmet yağıyor. Yağmur kimilerine rahmet oluyor, kimilerinden rahmet alıyor. Terazi misali dünya iki kefeside dolu.

Büyümek koşullu sevinmekmiş, gülerken üzülmekmiş. Şükrederken isyan etmekmiş bazen.
Yağmuru camdan izleyen Arap Kızını şarkısını mırıldanırken , sele kapılan Arap kızının arkasından ağıt yakmakmış.

Yağmur yağdı
Camdaki Arap kızını
Seller aldı...

30 Ekim 2009 Cuma

GÖL


Ortaokula giderken bir resim öğretmenimiz vardı. Engin Bey...Soyadını hatırlamıyorum. Genç ve idealist bir öğretmendi. Çöp adam bile çizemeyen, sanattan ve yetenekten bihaber, yaşı nedeni ile aklı bir karış havada olan biz öğrencilerine resim yaptırmak yerine, ressamlardan, resim tarihinden, sanattan, şiirden edebiyattan bahseder, ressamların hayatlarını, tabloların öykülerini anlatırdı. E serde ergenlik var , adam genç ; biz kızlar da ağzımızın suyu akarak dinlerdik öğretmeni yada seyrederdik demek daha doğru galiba. Bir aralar sınıftan bir kaç kız öğretmenimize aşık olmuş sana baktı bana baktı diye birbirimizle çekişir durur hale gelmiştik hayal meyal hatırlıyorum.

O yıllarda okuyanlar bilir. Bir hatıra defteri ve anket defteri yazdırma modası vardı. " Kalbin kadar temiz olan bu satırları bana ayırdığın için" diye başlayan bir cümle ile arkadaşın hatıra defterine giriş yapmak facebook hesabı açtırmak kadar moda idi o zamanlar. Bu hatıra defterini öğretmenlerimize de yazdırırdık. Bizim resim öğretmenimiz Engin Bey, kendisine bu talepler ile gelen öğrencilerine birer kitap hediye ederdi. İçine de adettendir diyip sevgi dolu sözler yazmaz, yabancı şairlerin tercüme edilmiş şiirlerini yazardı.

Bana hediye ettiği kitap ne idi, nerede idir hiç bilmiyorum. Ama gariptir ki kitabın kapağında yazan şiiri hala ezbere biliyorum. Bugün geçip giden zaman hakkında düşünürken, bir dakikanın bir an bir günün nasıl bir dakika gibi geldiğinin hesabını yaparken bir anda bu şiir aklıma geldi.

GÖL

Zaman dur artık geçme,
Bahtiyar saatler siz akmaz olunuz artık
Tadalım en güzel günümüzüno sürekli hazlarını azcık!
Ne kadar talihsizler size yalvarır hergün
Hep onlar için akın
Günleri ile birlikte dertlerini de götürün
Mesutları bırakın
Nafile isteyişim geçen saatleri
Alıp gidiyor zaman
Geceye daha yavaş deyişim boş
Tanyeri ağıracak birazdan
İnsan için liman yok,
Sahil yok zaman için.
O gider, biz göçeriz..

ALPHONSO DE LAMARTINE

Nerdesin, ne yaparsın bilmem hocam ama umarım huzurlu ve mutlusundur.İyi öğretmenmişsin vesselam. Sevgiyle...

21 Ekim 2009 Çarşamba

SENİ SEYRETTİM ANNE

Dün akşam uyurken seni seyretim anne. Gece kalkıp üstünü örttüm. Uyurken başını okşadım. Yüzündeki kırışıklıkları sevdim tek tek. Saçının beyazlarını kokladım, pamuk ellerini öptüm.

Yılların izi nasılda sinmiş yüzüne. Her kırışıklığında bir acı, her beyazında bir umut gizli sanki. Sen bizim tarihimizsin anne. Savaşlarımız, zaferlerimiz, acılarımız, umutlarımızsın. Çocukluğumuz sensin anne. Delişmen duygularımızsın sen, küsmeyen, incinsede incitmeyensin. Olmayı istediğimsin hep anne, bir türlü beceremesemde.

Sıcacıktın dün akşam, yumuk gözlerinin kenarında yaş vardı. İçini çekiyordun . Kimbilir ne görüyordun rüyanda . Son zamanlarda ağzından düşürmediğin anacığını çok özlediğin ablacığını görüyordun belki de..Bende seni rüyamda gördüğümde ağlayacakmıyım böyle?

"Annemi kırdığım zamanlar geliyor aklıma" dedin geçenlerde bana. " Keşke olsaydı da telafi edebilseydim" dedin için yanarcasına. Ben şimdiden telafi etmeliyim. Beni herşey için affeder misin anne?

Ne yıllar bıraktın ardında Ne insanlar, ne kahkahalar, ne anılar. Çay kokulu ne sabahlar, ne endişeli geceler. Ne dostlar biriktirdin, hiç düşmanın yok mu senin anne?

Ayağımda ki yara izine takıldı gözüm. Bir tahta parçası batmıştı. Sırtında taşımıştın hastaneye kadar. Dertleri taşıdığın gibi beni de sırtında taşıdın bir ömür. Sırtın ağrımaz mı senin hiç anne?

Cüzdanıma baktım. Senin verdiğin uğur parası. Sonra aklıma geldi, sen üç kuruş paranı bile biriktirip bana verirdin moda olan o ayakkabıyı almam için. " Benim ayakkabım çok" derdin. Oysa ıslanırdı ayağın yağmurda anne. Hiç şikayet etmezdin. Hiç üşümez miydi ayağın?

Geçenlerde etrafı toplarken bir bilet çarptı gözüme. Çok eski yıllardan kalma bir konser bileti. Gitmeyi çok istiyorum diye yüzüğünü bozdurmuştun . Sahi ben senin parmağında hiç altın yüzük , hiç bilezik görmedim. Sevmem ben diyordun. Gerçekten sevmez miydin? Yoksa bizden mi fırsat kalmadı anne?

Dün akşam seni seyrettim anne. Yüzünün kıvrımlarında kayboldu ruhum. Koynunda ısıttım ellerimi. Sen benim umudumsun anne. Sen benim annemsin. Ben de senin hiç büyümeyen bebeğin.

Büyütme beni anne!

23 Eylül 2009 Çarşamba

GELDİ BAYRAM, GEÇTİ BAYRAM

Bayram geldi, geliyor, eski bayramlar, bozulan gelenekler derken bir bayram daha geldi ve geçti. Kiminin evlerinde büyük bayram sofraları kurudu, kimileri misafirler ağırladı, mini mini çocuklar bayram harçlıklarını cebe, şekerleri mideye indirdi, yeni yeni ciciler giydi. Ne mutlu bana ki bayramı coşku içinde geçirdim ben de ailemle birlikte. Ama bu coşkuyu yaşarken hep bir yanım buruktu.

Bir camın önüne oturup birisi kapısını çalsın diye bekleyen ihtiyarcıkları düşündüm, elini öpecek annesi babası olmayan minicikleri, çocuğuna yeni bir çorap bile alamayacak durumda olup buna kahrolan anne babaları, tüketimi körüklemek için bol bol duygu sömüren reklamları izleyipte eski hatıraları canlanan insanları, yetiştirme yurdundaki çocukları, huzur evindeki yaşlıları, bayram sofrasına yiyecek bir şey bulamayanları, kapı kapı dolaşıp topladığı şekerleri midesi bozuluncaya dek yemek yerine onları satıp kendine üç kuruş harçlık yapmaya çalışan çocuk adamları, sokak çocuklarını, evsizleri... Bayramı bayram olarak yaşayamayanlar hiç çıkmadı aklımdan. Sevincim buruk kaldı. Çocuğumun başını şevkatle okşayan elimden utandım. Annemin babamın ellerini öpen dudaklarım yandı.

Keşke hayat, HERKESE bayram olsaydı.

28 Ağustos 2009 Cuma

TEKNOLOJİ TEKNOLOJİ DEDİKLERİ

Vestel mp3 çalan buzdolabı yapmış. Reklamlarını izlemişsinizdir belki. Çocuklar görüntülerini kaydedip " iyikii doğdun babaaa" diyorlar.

Bu teknoloji çılgınlığı bir kabus olmalı ve biri beni bu kötü rüyadan uyandırmalı. Önce cep telefonları ile başladık geldiğimiz noktaya bak. Kimsenin kimseyi özlemeye fırsatı yok. Resimler bilgisayar ve telefonların duvar kağıtlarında , 3G denilen şey sayesinde resimde gereksiz artık. İstediğin kişiye canlı bağlanabiliyorsun. Kiminle, ne yapıyor, şu anda ne yiyiyor vs . hayal etmeye gerek yok. Bağlan gör. Msn sayesinde senelerce yüzünü görmediğin arkadaşlarının hayatında olanı biteni de biliyorsun, artık yüzyüze görüşmeye, ten temasına, sırt sıvazlamaya da gerek yok dertleşirken. Msn var, gönder bir ağlayan surat yada kucaklayan o minik canavar resimlerinden bitti. Sevgiline seni seviyorum mu diyeceksin kolayı var ağzını yorma hiç. Bir kalp figürü yada bir gül resmi işi hemen bitirir.

Düşünsene evden yeni çıkmışsın, sevgilin görüntülü arıyor, işe gittin mailleştin, msn de konuştun, resmi bilgisayarının duvar kağıdı, o da yetmedi yolda mesajlaştın (nasılsa 1000 mesaj bedava )eve geldin mutfağa gittin buzdolabını açacaksın kapakta bir ses ve görüntü "hoşgeldinnnn" yine sevgilin. Ama sevgilin aynı zamanda 1 saat sonra eve gelecek. Bu ne beee! Bi rahat bırakın ama..

Böyle vıcık vıcık , böyle sanalyaşayacağıma varsın eski model buzdolabı kullanayım, her yerden internete giremeyeyim, her dakika sevdiklerimin yüzünü göremeyeyim.
Sevdiklerimin yüzünü hayalimde canlandırıp, sesini özleyeyim baktığım heryerde sigara içilmez levhası gibi sevdiklerimin resimlerini görmeyeyim, seslerini duymayayım.

Özlemek istiyorum, beklemek istiyorum, hayal edebilmek, biraz da olsun merak etmek, heyecan duymak, kavuştuğumda o anın keyfini çıkarabilmek istiyorum..

Mutsuz insanların, mutsuz evliliklerin sebebi biraz da bu teknoloji diye düşünüyorum ve hayatımın gereksiz her alanından çıkartıyorum bu teknolojiyi.

Darısı başınıza