Hürriyet

20 Mayıs 2012 Pazar

KENDİME NOT

Bir varmış, bir yokmuş. Kalabalık mı kalabalık, gürültülü mü gürültülü , pahalı mı pahalı bir şehirin tam da merkezinde bir kadın yaşarmış.

Evleri kutu gibi üstüste , salonda hapşurunca karşı dairenin balkonundan çok yaşa denilecek kadar dipdibe olan bir sokakta, bir avuç dolusu kira vererek yaşamaktaymış bu kadın ailesi ile birlikte.

Alışverişlerini marketten yapar, yemek siparişerini telefonla verir, arabasını park etmek için sokakta 40 tur atar , her seferinde bu duruma söylenir ama yine de bu ömür törpüsü yerde oturmaya devam edermiş. Çünkü heryere yakınmış bu sokak. İşine, şehir merkezine, sevdiklerine.

Bu yüzdendir ki, hem söylenir hem de yaşadığı yerin nimetlerinden faydalanmaya çalışırmış.
Bu kadının en sevdiği şey pazara gitmekmiş. Taze sebze meyveleri seçmek, esnafla sohbet etmek bir terapi gibiymiş ona ama bu semte taşındığından beri pazara gidemez olmuş. Pazara gitmek için geçmek zorunda olduğu caddeler, ışıklar, yürümek zorunda olduğu birsürü yol, yokuş varmış.

Her pazar günü niyetlenir ama vazgeçermiş. Çünkü zavallı kadının öyle bir hastalığı varmış ki poşetleri tek başına taşımasının imkanı yokmuş.

Kadıncağız hep pazara gitmek istediğinde eşi yardım teklif eder ama kadın tek başına gitmekten keyif aldığı için bu yardım teklifini red eder ve en sonunda pazara gitmekten vazgeçer mutsuz ve söylenerek evde otururmuş.

Bir haftasonu kararını vermiş şehirli kadın. Bu hafta vazgeçmeyecek ve tekbaşına pazara giderek alışverişini yapacak ve ruhunu da huzura kavuşturacakmış En rahat yürüyüş ayakkabılarını giymiş pazarın yolunu tutmuş. Tabi herzaman olduğu gibi kocasının yardım teklifini de geri çevirmiş.
Pazara vardığında , tezgahlardaki tazecik sebzeler, rengarenk meyveler, çeşit çeşit kıyafetler, çiçek fideleri, kuruyemişler, pazarın o kendine has gürültüsü ve kokusu aklını başından almış kadının.
1. tezgah, 2.tezgah derken kendini öylesine kaybetmiş ki, bir bakmış  elleri kolları dolmuş. Poşetler taşınması imkansız hale gelmiş.

Pazarın başına çıkıp taksi beklemeye başlamış. Ama bir türlü taksi gelmiyormuş. Bu trafiğe taksinin girmesi neredeyse imkansızmış. Mecbur yüklenmiş poşetleri tutmuş evinin yolunu. İnleye , ağlaya, söylene, puflaya sonunda evine varmış. Kapıyı açar açmaz poşetleri ellerinden atmış. Canı öyle yanmış, kolları öyle ağrımış ki aldığı bir koli yumurta bile aklına gelmemiş o an.

Salona geçip oturmuş ve bundan sonra kendine iyi niyetle yapılan yardım tekliflerini geri çevirmemeye, ukalalık yapmamaya, gücünün sınırlarının üstüne çıkmamaya söz vermiş.

Gökten 3 elma düşmüş, en çürüğü lazım olduğunda ortalıkta bulunmayan taksicilerin başına!

Kendime not: Pazara giderken yanında muhakkak poşetleri taşımak için  bir yardımcı götür. Yoksa yardımcı evinde otur. Marketlerin suyu mu çıktı?

15 Mayıs 2012 Salı

AKLIMA GELDİĞİ GİBİ

Deeptone mimlemiş beni..

Silmeden yazacakmışım. Olur yazarım .. Ne olacak ki.. Yazmak yaşamak gibi değil mi zaten?  Yaşarken silemiyoruz, yazarken de silmeyelim. Belki daha gerçek , daha içten olur. Ben zaten kolay kolay silemem. Ne yazdıklarımı , ne yaşadıklarımı.

Çok mu yaşadım.. Çokk hem de çok. Ama az yazdım. Yaşananlar yazılmıyor ki bazen. Yaşadığının karşılığı herhangi bir kelime bulamıyor insan.

Dedim ya yaşarken silemiyoruz. Keşke silebilseydik. Bazen öyle keşkeler oluyor ki insanın hayatında, her kapı aralığında, her rüzgar uğultusunda karşısına çıkıveriyor apansız. İşte o zaman bir silgi istiyor insan. Eline alsın ve o yapışkan keşkeleri hayatından silsin diye.

Hayat garip. Bin tane doğru yaparsın da bir gün yaptığın bir yanlış hepsini alıpp götürür. Ondan sonraki hayatın o yanlışın hesabını vermekle geçer. Kime? En çok kendine..

Ben en çok kendiyle hesaplaşanlardanım. Herkesi affederim de bir kendimi affetmem şu hayatta.
Bütün iğneleri çuvaldızları batırır dururum kendi etime. Kendimi kanatır hep sözlerim. Kendime suçlu suçlu bakar gözlerim. Ama yine de gülerim. Hem bu halime, hem deliliğime.

Severim hayatı herşeye rağmen. Hem acılarımdan hem sevinçlerimden beslenirim. Yazıyorum işte silmeden ve düşünmeden. Aklıma geldiği gibi. Belki o yüzden kopuk kopuk cümlelerim. Biri diğerini tamamlamıyor. Ama birbiryle tam olarak örtüşen ne var ki bu dünya da onu söyleyin bana?

YAŞAMAK MECBURİYETTİR

"Hayat beni korkutuyorsun " diye mırıldandı içinden.

-Efendim? dedi o anda uzaktaki kedi ve köpeğin kavgasını seyretmeye dalan arkadaşı.

- "Yaşamak, yaşamak beni korkutuyor" diye tekrarladı ve ani bir refleksle rüzgar yüzünden masadan havalanan adisyonu yakaladı.

- " Yaşamaktan korkmak mı?" dedi karşısında oturan kız gözlerini diktiği  yerden ayırmadan." Bak şunlara ne kadar farklılar ama hayatta kalmak için birbirlerini yenmeye çalışıyorlar. Yaşamak bir içgüdüdür ve yaşamaktan korkulmaz" diye devam etti sözlerine.

O an bir teselli cümlesi beklerken böylesi sert bir ifadeyle karşılaşmak şaşırtsa da onu, arkadaşının sözlerini doğru bulmuştu. Ama yine de gönül bu, bir iki destek cümlesi duymak istiyordu.

- Peki ya korkuyorsak? diye ısrar etti sözlerinde." Korkuyorsak ne yapacağız?"

- Yaşayacaksın dedi hiç tereddüt etmeden. Dünyaya geldiğin andan itibaren yaşama savaşın başlar. Korksan da korkmasan da yaşarsın. İyiyi de görür gözlerin, kötüyü de duyar kulakların. Ama sen yine de yaşarsın. En yakınların yaşamayı bırakır sen unutur onları yine yaşarsın.
Korkarak yaşarsan yarım yaşarsın. Korkmadan yaşarsan keyfine varır da yaşarsın. Ama her halükarda yaşamak doğanlara verilmiş bir mecburiyettir. Seçimin sadece nasıl yaşayacağını belirler. Ya yarım- ya keyifine vararak!
Şimdi seçimini yap ve yaşamana bak" dedi arkadaşına, kahvesinden bir yudum aldı ve gözlerini tekrar hayatın ortasına dikti.

Duydukları sarsmıştı kadını. İçinden mırıldandı.. "Seçimin sadece nasıl yaşayacağını belirler?

Etrafına bakınırken az önce yakaladığı peçetenin tekrar yere düştüğünü gördü. Peçeteyi yerden almak için eğildiğinde bir karınca çekti dikkatini. Neredeyse kendinden 10 kat büyük olan bir çekirdeği taşıyordu karınca seri hareketlerle.

"Evet yaşamak bir mecburiyet" dedi. "Bu karınca için bile"..

"Madem yaşıyorum , keyfine varmalıyım" diye düşündü..

- "Hayat senden korkmuyorum" diye mırıldandı içinden

Bu sefer arkadaşı küçük bir tebessümle karşılık verdi ona. Gözlerini diktiği yerden hiç ayırmadan.

12 Mayıs 2012 Cumartesi

SENİ SEYRETTİM ANNE

Dün akşam uyurken seni seyretim anne. Gece kalkıp üstünü örttüm. Uyurken başını okşadım. Yüzündeki kırışıklıkları sevdim tek tek. Saçının beyazlarını kokladım, pamuk ellerini öptüm.

Yılların izi nasılda sinmiş yüzüne. Her kırışıklığında bir acı, her beyazında bir umut gizli sanki. Sen bizim tarihimizsin anne. Savaşlarımız, zaferlerimiz, acılarımız, umutlarımızsın. Çocukluğumuz sensin anne. Delişmen duygularımızsın sen, küsmeyen, incinsede incitmeyensin. Olmayı istediğimsin hep anne, bir türlü beceremesemde.

Sıcacıktın dün akşam, yumuk gözlerinin kenarında yaş vardı. İçini çekiyordun . Kimbilir ne görüyordun rüyanda . Son zamanlarda ağzından düşürmediğin anacığını çok özlediğin ablacığını görüyordun belki de..Bende seni rüyamda gördüğümde ağlayacakmıyım böyle?

"Annemi kırdığım zamanlar geliyor aklıma" dedin geçenlerde bana. " Keşke olsaydı da telafi edebilseydim" dedin için yanarcasına. Ben şimdiden telafi etmeliyim. Beni herşey için affeder misin anne?

Ne yıllar bıraktın ardında Ne insanlar, ne kahkahalar, ne anılar. Çay kokulu ne sabahlar, ne endişeli geceler. Ne dostlar biriktirdin, hiç düşmanın yok mu senin anne?

Ayağımda ki yara izine takıldı gözüm. Bir tahta parçası batmıştı. Sırtında taşımıştın hastaneye kadar. Dertleri taşıdığın gibi beni de sırtında taşıdın bir ömür. Sırtın ağrımaz mı senin hiç anne?

Cüzdanıma baktım. Senin verdiğin uğur parası. Sonra aklıma geldi, sen üç kuruş paranı bile biriktirip bana verirdin moda olan o ayakkabıyı almam için. " Benim ayakkabım çok" derdin. Oysa ıslanırdı ayağın yağmurda anne. Hiç şikayet etmezdin. Hiç üşümez miydi ayağın?

Geçenlerde etrafı toplarken bir bilet çarptı gözüme. Çok eski yıllardan kalma bir konser bileti. Gitmeyi çok istiyorum diye yüzüğünü bozdurmuştun . Sahi ben senin parmağında hiç altın yüzük , hiç bilezik görmedim. Sevmem ben diyordun. Gerçekten sevmez miydin? Yoksa bizden mi fırsat kalmadı anne?

Dün akşam seni seyrettim anne. Yüzünün kıvrımlarında kayboldu ruhum. Koynunda ısıttım ellerimi. Sen benim umudumsun anne. Sen benim annemsin. Ben de senin hiç büyümeyen bebeğin.

Büyütme beni anne!


**Eski bir yazdır...

11 Mayıs 2012 Cuma

BUZ

Buz gibisin buz.
Çekici ama soğuk.
Saydam ama can yakan.
Parlak ama fazla göz alan.
Bütün renkleri olduğu gibi yansıtan ve
Rengi olmayan!
Nadide ama aynı zamanda tek düze
Buz gibisin buz
Buz olmayı marifet
Soğuk olmayı mesafeli
Gereksiz şeffaflığı güzellik sanıyorsun
Köşelerinle dağlar deviriyorsun
Eri de kurtulalım!
Hepimiz rahatlayalım!