Hürriyet

17 Ocak 2011 Pazartesi

FİLM - BENİ BIRAKMA ( NEVER LET ME GO)

Bir organ bağışçısı olarak yetiştirme yurdunda büyütülseydiniz ve gerçek birgün yüzünüze tokat gibi çarpsaydı tepkiniz ne olurdu?

Nasıl ve kimlerden modellenerek dünyaya getirilen kolanlarsınız?


Sizin olmadığını bildiğiniz bir vücut ve hayat ile yaşamanız ne denli mümkün?

Hele bir de aşıksanız ve  3. bağışınızdan sonra hayatınızın sona ereceğini biliyorsanız?

Varoluş amacınızın diğer insanların hayatını kurtarmak olduğu size en yumuşak biçimde nasıl anlatılır?

Değişik bir film. İlginç bir öykü ve içinde saklı bir aşk hikayesi...Belki gelecekte yaşayabileceğimiz dramlarıda anlatıyor. Zira bilim bazen tehlikeli...

Filmin içinden çarpıcı bir replik
" Biz galeriyi ruhlarınızı okuyalım diye değil, ruhunuz var mı diye öğrenmek için kurduk!"

11 Ocak 2011 Salı

İSTİKLAL CADDESİ VE İSTİKBALİMİZ KORKU 2

Pasajdan çıkıp kahvelerimizi alıyoruz. Kasada parayı öderken janjanlı ve afilli metal kutusunda akide şekeri ilişiyor gözüme. "İstanbul'un Meşhur Akide Şekeri " yazıyor kutunun üstünde. Çocukluğum geliyor aklıma. Kuruyemişçilerde büyük cam kavanozların içinde satılan, bazen de annemin pazar alışverişi dönüşünde bana hediye olarak getirdiği olağan , sıradan ama bir o kadar da lezzetli, herkesin ulaşabileceği bir yerde olan  Akide Şekeri.. Turistik bir eşya gibi janjanlı kutularda , bir avuç dolusu paraya satılıyor artık.

Bir taraftan yürüyor, bir taraftan sohbet ediyor ve kahvelerimizi içiyoruz. Kahveler bitiyor, Aslankral'ın gözleri çöp kutusu arıyor.

-" Koskoca İstiklal'de çöp kutusu yok" diye sitem ediyor

- " Ohooo, kaldırdılar ya onları, bomba koymasınlar diye. Uzun zaman oldu" diyorum

-" Şeffaf falan yapsalarmış bari olur mu böyle hiç" diyor.

- " Nasıl yapsınlar , koyu renk bir poşete ne konulduğunu kim bilecek, hem parça tesirli bomba etkisi yapıyormuş çöp kovaları, tehlikeli" diye cevap veriyorum. Bir bomba uzamanı edası ile..

Sonra içimden " Hangimiz bomba uzmanı olmadık ki?" diye soruyorum. Aklıma İstiklal ve civarında hatta çok daha uzak semtlerde patlayan bombalar geliyor. Ürküyorum. Şu anda, şimdi burda bir bomba patlasa ve burada bir hiç uğruna son bulsa hayatım , kim verecek hesabını? Kimin işine yarayacak benim zamansız ve sebepsiz ölümüm? Paramparça cesedim, hangi insani amaca hizmet edecek? Vahşet ve dehşeti hangi canavar ruh dikkat çekmek amacı ile kullanabilir ki?...

Bir sürü şey geçiyor kafamdan, neyse ki rengarenk pervaneler dağıtıyor dikkatimi. Havaya atıyor satıcı, karanlıkta döne döne yükseliyor ve yere düşüyor.. Etrafında koca koca adamlar ilgiyle izliyorlar pervaneyi.
Seviniyorum, çocukluklarını kaybetmeyen büyükler görmek güzel.

Metroya geliyoruz. Akbil, merdivenler derken metronun içindeyiz. Üç genç var karşımda. İki kız, bir erkek. Kızlar oldukça modern , hoş ve entellektüel görünümlü. Erkeğin sağ el tırankları uzun belli ki gitar çalıyor. Kızlardan biri su içmek için şişenin kapağını açıyor , kapak yere düşüyor, kapağın üstüne basıyor ve suyu içiyor. Şimdi alır diyorum içimden ama sohbet koyu, kapak yerde ve 3. istasyon. Oturanlardan biri dayanamıyor, kapağı alıyor;

-" Bu sizden düştü galiba" diyor. Kız şaşkın, sevgilisi atmaca gibi neredeyse adamın üzerine atlayacak.

-"Bu sizden düştü galiba" diye tekrarlıyor. Kız" -Ev eve evet" diye kekeliyor.

-"Yerden almak bu kadar zor değil sanırım" diyor ve arkasını dönüp iniyor..

Metronın doğru çıkışını bulmak için bir hayli ter döktükten sonra , evimize varıyoruz. İçeri girip, kapımı kitliyorum dünyanın üzerine.

Bu geceden bana kalanlar; kendi ülkende-kendi topraklarında yürürken korkmak, korktuğunu hissetmek gururunu zedeliyor insanın. Kapkaç, terör, cinayet, can güvensizliği içimize işlemiş hiç farkında değiliz.

Çiçek pasajı, İstiklal Caddesi herşeye rağmen hala çok güzel, hala çok çekici...

Aslankralla sokakta elele yürümek dünyaya bedel :)

10 Ocak 2011 Pazartesi

İSTİKLAL CADDESİ VE İSTİKBALİMİZ KORKU

Dün akşam saat 21.00 civarı. Eşimle birlikte İstiklal Caddesi'nde yürüyoruz. Ortalık mahşer yeri gibi. Işıl ışıl mağazalar, birbirinden farklı tarzda yüzlerce insan.

Sokak müzisyenleri, nostaljik tramvayın fotoğrafını çekmeye çalışan turistler, sarmaş dolaş çiftler, yeşil saçlı delikanlılar, türbanlı kızlar, "kahve falı bakılır" tabelası ile kafesine müşteri çekmeye çalışan işyeri sahipleri, sokakta bira içen yeniyetmeler, ailesinden aldığı iznin saati dolduğu için koşturarak evine gitmeye çalışan liseliler, çocuk arabasıyla o kalabalıkta ilerlemeye çalışanlar, travestiler, caddeyi temizlemeye çalışan belediyenin temizlik görevlileri, kestane kebapçılar, bira 5 tl'ciler...Birbirinden farklı bir sürü insan. Hepsi aynı caddede, hepsi farklı ya da bir kısmı aynı şeyler için arşınlıyorlar caddeyi..

Kalabalığa bakarken tedirgin oluyorum...
- " Aslında tehlikeli burası" diyorum Aslankaral'a..
-" Evet . Bu kadar kalabalık yerlere gelmek biraz riskli" diyor...

Özellikle yayaların yürüdüğü çeşitli caddelerde patlayan bir sürü bomba, kargaşa, gezmeye gidip ölen insanlar geliyor gözümün önüne. Bir zamanlar patlayan bombalar yüzünden paronayak oluşum ve riskli bir meydana yakın oturmam nedeni ile yenidoğan bebeğimi cam kenarındaki koltukta asla bırakmayışımı hatırlıyorum. Eskaza bomba koyulur ve patlarsa yakınımızda kırılan camlar onun üstüne gelmesin diye..

Yürürken caddenin güzelliğine hayran olduğumu düşünüyorum. Herşey göz kamaştırıcı ve özenle çekilmiş bir filmden bir sahne gibi sanki. Işıl ışıl, bazı binalar restore edilmiş, yerler tertemiz, her kapıdan ayrı bir müzik sesi geliyor ve hepsi birbirinden güzel..Bir turist tramvayın fotoğrafını çekmek için şekilden şekile giriyor.

Turiste bakarken garipsiyorum bu çabasını

-" Alttarafı bir tramvay. Bu ne şimdi? Çekse ne olur fotoğrafı , çekmese ne olur" diyorum Aslankral'a
-" Kaç yüzyıllık o biliyor musun? ..Onlar için ne kadar ilgi çekici bir deneyim bunu görmeleri" diye cevap veriyor..

İçimden konuşuyorum kendi kendime, " Doğru, biz sürekli gördüğümüz için değerini anlamıyoruz, haklı aslında"

Arkamdan derinden bir çığlık sesi duyuyorum. İrkiliyorum, zıplıyorum..Birine birşey yaptılar, çantasını aldılar, kaçtılar, bıçakladılar , ya da birini mi vurdular acaba? Yok yok ! Birini vursalar silah sesi duyardık..Ana haber bültenlerinde izlediğim İstiklal Caddesi'nde bıçaklanan ve onu seyreden gencin görüntüleri geliyor gözümün önüne, Ardından kapkaçıdan çantasını korumak için kapkaççı ile mücadele eden ve öldürülen kadın ve onlarca birbirinin aynı haber.. Çok şükür , içkiyi fazla kaçırmış gençlerden birinin sebepsiz çığlığı imiş beni bu denli zıplatan..

Galatasaray Lisesi'nin önünde bir grup çember halinde toplanmış. Olanları uzaktan seçemiyorum..

- Eylem mi var acaba? diyor Aslankral.., Ya da birine birşey mi oldu?

Yaklaştıkça daha net görüyorum. Bir travesti ve yanında bir genç gösterivari birşey yapıyorlar , insanlar da onları izliyor.
- Eğleniyorlar, gösteri gibi birşey onu izliyor millet" diyorum Aslankral'a.
Gidip bakalım diyecek oluyor,
-Pek yaklaşmayalım istersen, yankesici doludur buralar şimdi" diyorum.
Yerde baygınlık geçiren birine yardım etmeye çalışırken arkadaşımın çantasının çalındığı geliyor aklıma ve polisten yediğimiz fırça..( - Hanımefendi her yerde yatana yardım etmeye kalkmayın. Numara yapıyor bunlar sırf çantaları çalabilmek için!)

Sonunda Çiçek Pasajı'na vardık. Şampiyonda karnımız doyuruyoruz. Midye dolma muhteşem. Seviyorum ben burayı herşeye rağmen. Günün her dakikası ayrı yaşıyor , ayrı yaşanılıyor bu şehirde.Sonra oraları turluyoruz biraz. Manavda mandalinanın fiyatına ilişiyor gözüm 10 TL. Nee? Bunu bu fiyattan alan var mı hakikaten ?? Bir balıkçıda ki fiyatlara takılıyor gözüm.. Hamsi 15 TL!

- Yahu kim alır bunları bu fiyata. Çok paraları varsa fakire fukaraya yardım etsinler kazıklanacaklarına! diye söyleniyorum.

Aslankral gülüyor..- Çok şey istiyorsun bu hayattan diyor ! Gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum...


Devam edecek....

7 Ocak 2011 Cuma

MUHTEŞEM YÜZYIL

Muhteşem Yüzyıl dizisi için RTÜK'e yüzlerce şikayet maili gelmiş. Meclis işi gücü bırakmış Osmanlı'nın ve Padişah Süleyman'ın itibarını kurtarma peşinde. Ben de izledim bir falso görmedim dizide. Beni rahatsız eden hiçbirşeye rastlamadım.

Bizim ülkemizde ne film sektöründen, ne dizi sektöründen bir numara olmaz arkadaş ben bunu anladım. Film ve dizi senaristleri ya da bu sektöre emeği geçenler yüzünden değil, her çekilen filme diziye taş koyanlar yüzünden.

Hamamcılarla ilgili bir film çekilir hamamcılar ayaklanır, manavlarla ilgili bir film çekilir manavlar sokağa dökülür, Osmanlı ile ilgili bir dizi çekilir , senaristlerin tez başı vurula...Heyhattt!

6 Ocak 2011 Perşembe

ANNELER VE ÇOCUKLARI

Televizyon izliyorum geçenlerde. Sunucu bir hikaye daha doğrusu iki hikaye anlatıyor..

- Bir anneye sorarlar
- Hangi evladını daha çok seversin?
Şöyle bir düşünür ve cevap verir
- Küçüğü büyüyene, hastayı iyileşene, gurbettekini dönene dek daha çok severim....

Gençten bir adam yaşlı bir kadına sorar

- Annecim, evlatlarını eşit mi seversin? Hepsi birbirinin aynı mıdır?
Kadın hiç tereddüt etmeden cevap verir
- Ey oğul! Bak şu elinin parmaklarına. Beşi de birbirinin aynı mı? Değil. Ama kestiğinde hepsinin acısı birbirine denktir!